Kentimiz ve mimarlık

Kentimiz ve mimarlık

Antalya, çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış bir yöre. Kentlerimizin imar planlarını yaparken, bunlardan hiç ilham almamışız. Hiç olmazsa balkonlarımızı çiçekle süsleyebiliriz

Antalya'da 1960'lı yılların ortalarından başlayarak süregelen çarpık kentleşme, Antalya'yı adeta bir beton kentine çevirdi. Bunlar yapılırken, ne iklim, ne insan sağlığı, ne de Antalya'nın coğrafi konumu dikkate alındı. Halbuki çevremizde, düzenli kentleşmeye örnek olacak, sayıları yüzü bulan antik yerleşim yeri vardı. Mimarlarımız, yöneticilerimiz bunlardan ilham alabilirlerdi. Gelin, bir an için kendimize, Antalya'ya 17 kilometre doğuda Aksu yakınındaki Perge antik kentini örnek alalım. Bu kentin Helenistik devirde (yani MÖ. 300 yılları) yapılan kanalizasyon düzeni insana parmak ısırtacak kadar mükemmel. Yeraltında inşa edilen kanalizasyon kanalları, orta boy bir cipin içinden geçebileceği genişlikte. Devlet yapıları görkemli idi. Halkın alışveriş ettikleri pazar yerleri, yine çevresi aynı ana caddelerde olduğu gibi dükkanların önleri süslü mozaikler döşenmiş gezinme yerleri ile çevrili idi. Daha neler neler! Bugün, Perge olsun, Phaselis, Side, hatta bir dağ yerleşmesi Termessos olsun, hangi antik kente giderseniz gidin aynı kent plancılığı ile karşılaşırsınız. Peki, bundan iki bin küsur yıl önce bu insanlar kendilerine kent kurarlarken ilhamı, bu beceriyi nereden ve kimlerden almışlardı? Hemen söyleyeyim: Mimarlardan...

DÜNÜN KENTLERİ
Antik kitaplardan öğrendiğim kadarıyla, antik devirde yaşamış onlarca mimar tanıyorum. Yazdıklarını, önerilerini okudukça, onlardan 2000 yıl sonrası Uzay Çağı'nda (!) yaşayan bir insan olarak şaşırıyorum. Örneğin Milattan Önce birinci yüzyılda (MÖ. 70 - 25 arasında) yaşamış olan Romalı mühendismimar Vitruvius bize kent mimarisi konusunda öyle şeyler aktarıyor ki, şaşıp kalıyor insan. Vitruvius, iki bin yıl öncesinden kent kurma konusunda uyulması gereken tüm ayrıntıları teker teker yazmış: Kent kurulacak toprağın seçimi, rüzgar yönü ve şiddeti, dikilecek ağaçların ve kullanılacak taşların özelliği, güneşin odaları ve avluları aydınlatması, çiçek ve ağacın konumu, suyun kullanımı, sokak ve caddelerin yerleştirilmesi. Daha neler, neler! Halkın, ev sahibinin yönlendirilmesi için renklerin, sesin ve anıtsal eserlerin konumuna da öneriler getiren Vitruvius, mimarların da tarifini yaparken, "Mimar eğitilmeli, kalemi güçlü olmalı, geometri öğrenimi görmeli, iyi tarih bilmeli, filozofları iyi izlemeli, müzikten anlamalı, biraz tıp bilgisi bulunmalı, hukukçuların düşüncelerini bilmeli, yıldızbilim ve göklerin kuramı ile tanışıklığı olmalıdır" diyor ve ekliyor: "Sonuç olarak, mimarlık çok değişik öğretilerle süslenip zenginleştiğinden son derece geniş bir öğrenimi içerir; bu yüzden çocukluktan başlayarak bu merdivenleri tırmanmadan, birçok sanat dalı ve fen bilimlerinin bilgisi ile yetişip mimarlığın kutsal alanının yükseklerine erişmeden, kişilerin mimar olduklarını iddia etmeye hakları olmadığı düşüncesindeyim."

İSTEKLER
Tabii, bunları yazarken, yanlış anlaşılmasın. Antalyamızdaki çarpık kentleşmenin nedeni olarak mimarları göstermek istemiyorum. Bunda hepimizin payı var. Antalya'nın Cumhuriyet'ten sonraki ilk mimarı ve rahmetli sevgili dostum Tarık Amca'nın (Akıltopu) bir zamanlar bana anlattıklarını unutmuş değilim. Bakın, Tarık Amca okulunu bitirip, Antalya'da ilk mimarlık bürosunu açtığı günlerdeki yaşadıklarını şöyle anlatmıştı: "Bir gün şimdiki Dönerciler Çarşısı'nda, o zaman 'Kayaflar Arastası' denen sebze ve meyvenin satıldığı çarşıda yürürken eli bastonlu yaşlı bir adam karşımda durdu. Yüzüme bakarak 'Sen Hamdi Efendi'nin oğlu değil misin?' dedi. 'Evet, amca' dedim. 'Sen görünmüyordun ya' deyince 'Amca ben okuyordum' diye cevap verdim. Adam 'Ne okudun oğlum?' diye sordu. Ben de 'Mimar oldum' dedim, anlamadı 'Ne demek o mimar?' dedi. Ben anlatmaya çalıştım, 'Binaların, evlerin planlarını yapıyoruz' Yüzüme bir daha baktı 'Allah Allah; ben ev yaptıracak olsam iki usta bulur yaptırırım sana ne lüzum var' dedi ve yürüdü. İşte böyle bir ortamda ben mimarlığa başladım. Günler geçti, aylar geçti, kapımı çalan yok. Bir gün çok eskiden tanıdığımız bir usta (Selim Gülhancı) çıkageldi. 'Hayrola' dedim. 'Bir plan işimiz var yapar mısın?' deyince düşünün benim halimi. Otelci Ahmet Trak'ın Saçlı Kuyu'daki evi ile Antalya'da mimarlığa başlamış oldum. O zamanlar plan ve ruhsat mecburiyeti yoktu. Sonradan başladı. Gelenler 'Sen plan yapıyormuşsun. Belediyeden istiyorlar ama bir şey duydum, sen abdeshaneyi (WC'yi) evin içine koyuyormuşsun, koku yapar. Benimkini bahçeye koy' diyordu. Böyle bir ortamda Antalya'da mimarlık yaptım, çok sıkıntılı günlerim oldu. Çok müşterim planda değişiklik yapmak istiyordu. Ben onlara, 'tek planı bozmayın da bana vereceğiniz mimarlık ücretini devermeyin' diyordum. O tarihte Antalya'da fayans yoktu. Ama ben ustayla anlaştım; İstanbul'dan fayans alıp geldik. Gerekirse parasını ustayla ben öderim diye düşündüm. Fayans döşenince inşaat sahibinin de çok hoşuna gitti. Fayansların parasını ödedi. Ben Antalyalıya mimar demesini öğretmek için on sene uğraştım."

KENTE BİRLİKTE RENK KATALIM
Görüldüğü gibi yalnız mimarlarla da iş bitmiyor. Herhangi bir yapıyı yaptıranın kültürü, bilgisi de burada büyük bir rol oynuyor. Mimar istediği kadar iyi veya kötü proje çizsin. Onu onaylayacak veya beğenmeyecek olan yine bu projenin finansmanı. Sözün özü; istenmeyen bir yerde, istemeyen bir yapı yükselmişse, kültürü ve sanatı ve kent estetiğini önemsemeyen çok kişinin bu konuda yanlışı var demektir. O zaman, kentimizdeki bu beton yığınını ne yapacağız? Yıkalım mı, yakalım mı? Bunları yapamayacağımıza göre, gelin hiç olmazsa bu çiçek kentinde balkonlarımızı rengarenk çiçeklerle donatalım. Beton binalara baktığımızda, balkonlarda zamanla güneşten rengi solmuş panjurlar yerine, dikkatimizi ortanca, sardunya, begonvil, yasemin çiçekleri çeksin. 'En güzel balkon' yarışmaları düzenleyelim. Bu yönde emek harcayan, kentimizin görüntüsüne katkı sağlayanları ödüllendirip, diğerlerini de özendirelim. Çünkü, başka bir Antalya yok.