Survivor İstanbul!

Evet, korkunç. Doğru, insanı cinnete sokar. Ama çekip gidemiyorsan, şartlara uyacaksın. Yeni çareler bulup, adapte olacaksın. 'Kürkçü dükkanı' İstanbul olana, hayatta kalma formülleri bunlar. Kafa değişirse, 'survival' o kadar da zor değil...

Bana nasıl kıydılar' kadını. 'Bunu bana nasıl yapar' kadını. Böyle sürekli mağdur olduğunu zanneden, mütemadiyen şikayet eden, sızlanan bir şımarık kadın tipi var. İşte ya da eşte. Hep en büyük haksızlıklara uğrar, hep çok incinir. O ne yapmıştır ki? Küçücük o! Masum o! Ama bakınız nasıl da bütün kötülükler onu buluyordur; en hain erkekler, en gaddar yöneticiler... Sahte mağduriyetini köpürtür durur. Ağzımızı açıp "Değil öyle," dediğimizde, kıskanç oluruz. "Ama sen de böyle böyle yaptın, kaşındın, kaşıdın, çağırdın bütün bunları," dediğimizde, "Ayy ama ben nerden bilebilirdim kiii," olur. Bazı İstanbulluları, bu model kadınlara benzetiyorum. Moda'dan Karaköy'e arabanla gideceksin, randevuna bir saat geç kalacaksın... Sonra da utanmadan köprü trafiğinden şikayet edecek, "Pes," diyen ahbabını anlayışsız bulacak ve küseceksin, öyle mi? Yok öyle! Bostancı'dan Maslak'a arabanla gideceksin, toplantına bir saat geç kalacaksın... Sonra da utanmadan köprü trafiğinden şikayet edecek, "Yuh," diyen şefini hayvan bulacak ve bunu 'mobbing'e sokacaksın, öyle mi? Yok öyle! Toplu taşımaya burun kıvıranlar... "Ama yanee nasıl yanee? Tünel eski değil mi kiii? Motor tehlikeli değil mi kiii? Metrobüs kalabalık değil mi kiii?" yapanlar... 'Halkla ilişkiler'in bu kadarına bile tenezzül etmeyenler... Eski alışkanlıklarını inatla, hırsla, kibirle sürdürenler... Tüm şikayetleri geçersiz. Müstahaklar

Köprü trafiğinde bira içip kıvranana acımam!
Evvelki gün Atatürk Havalimanı'ndan Anadolu Yakası'na, eve dönüyoruz. İki bavul ve iki hafifçe sakatlanmış ayak eşliğinde olduğu için, maalesef karayoluyla, birinci köprüden... Köprülerin hali malumken, hâlâ ne çok insanın (hem de tek başına), bu metotta ısrar ettiğine şaşarak! Çağlayan civarında, yolculuğumuzun 1.5 saatlik bölümünü bitirmiş, köprüye de yaklaşık 1.5 saatimiz kaldığını hesap ederken, daha da şaşırtıcı bir şey oldu: Önümüzdeki arabanın direksiyonundaki kadın, çiçek satan bir oğlanın eline para tutuşturup işaret etti. Oğlan ışık hızıyla fırladı. Üç-beş dakika sonra, biz yerimizden milim kımıldamamışken geri geldi. İki şişe birayla! Kız, biraları nasıl açacağını sordu. Oğlan, şişeleri ağzıyla açıp verdi. Kız, birasından ilk yudumu aldı. Bütün bu zaman zarfında arabalar yerinden kıpırdamadı. Trafikte bira içmesinde değilim. Zaten nadiren hareket ettiğimiz için, tehlike teşkil etmez! Benim aklımın uçtuğu şu: Bir kadın, trafik böylesine tıkalıyken, köprü yolu insana çalılık seçeneği bile sunmazken, bira içmeye nasıl cesaret eder? Biranın, sarhoşluktan çok daha önce beliren muhtemel sonucunu hiç mi aklından geçirmez? Şimdi bu arkadaş sıkışıp kıvranmaya başladığında, her şanssızlık onu mu buluyor olacak? "Yeter ama artık, aaa gelmeyin üstüme, Tanrım yaa neden ben!" mi diyecek? Elbette ki, bir şehircilik meselesi. Elbette ki, başka bir yolu, yöntemi mutlaka vardır. Elbette ki, bize bunları yaşatmamaları gerekir. Ama madem ki sonuç bu, o zaman şansımızı fazla ittirmeyeceğiz. Şikayet etmeyi kesip, önümüze bakacağız. Baş belası bir partner farz edin. Bırakamayan, terk edemeyen, geçinmeye gönlü olan, çareler icat eder. Kendimizi düşüneceğiz, başımızın çaresine kendimiz bakacağız, en başta kendimize bu eziyeti çektirmemek için kafayı çalıştıracağız.

Temmuzda İstanbul'da telef olmamak için...
1. Ulaşıma dair tüm bildiklerinizi unutun, tüm alışkanlıklarınızı çöpe atın. Sisteminizi sıfırlayın.
2.
Köprüyü arabayla geçiyorsanız, verin ehliyetinizi birine, saklasın! İnsanlar, arabalarından ayrılmamak için zırva bahaneler yaratıp zamanla da iyice inanıyorlar o bahanelere. "Gidiş geliş toplam kaç saatin geçiyor yolda?" "Dört." "Bunu neden yapıyorsun kendine?" "Ama sevdiğim müzikleri dinliyorum!"
3.
Metrobüs, vapur, motor, deniz otobüsü, arabalı vapur, illa ki güzergahınıza uyan bir alet vardır. Keşfedin, deneyin, bazı günler değiştirip turist olun.
4.
Deniz yolunu kullanmak, günden çalınıp tatile çıkılmış duygusu veriyor. İnsan neden mahrum bırakır kendini böyle bir lüksten, anlamak zor.
5.
Çantanızda
hep su bulundurun. Bazıları ne kadar az su içiyor, bu havada bile unutuyor su içmeyi. Kendinize gelin!
6.
Haftaya Ramazan. Tüm yolların köprülere ayak uydurup topluca kilitlenme ihtimaline ve orucu başına vurmuş şoförlere karşı, yolluk erzak da bulunsun yanınızda: Sakız, şeker, bisküvi, kraker. Leblebi, iyi bastırır. Sıkıştırılmış mısır ve pirinç patlakları var, diyet. Sunta tabir ettiklerimizden atın bir paket; yağsız, kokusuz, toplu taşımada ideal. Ani tansiyon düşmesine karşı belki eşantiyon tuz paketi.
7.
Çantaya parmak boy mini vantilatör ya da yelpaze koyun. Sokakta tezgahlarda satıyorlar. Daha stilli bir şey peşindeyseniz, Kağıthane'lerde (Karaköy'deki Bej'in arkası, Nişantaşı vs.) kağıt helvalı muzip yelpazeler var.
8.
Kaçabildiğiniz zamanlarda, şehrin serin, üfleyen yerlerinden nasiplenin. Her mahallede vardır böyle sürprizli yerler. Tünel'in içi neredeyse soğuktur. Esentepe, manevi güç kazandırabilir. Kandilli'de Suna'nın Yeri, süper eser. Kanyon, uçurur. "Kanyon'da herkes genç, herkes güzel," şeklindeki ırkçı sloganıyla ürpertir hatta!
9.
İşyerinde klima varsa, fazla mesai için ideal günler bunlar. Birikmişlere el atın, işte yaşayın, işe yarayın.
10.
Hande Acar'ın yeni dev dudaklarına bakın. İnsanın kanı donuyor!