Yazın şüpheli pozisyonları

İki kişi tek şezlongda güneşlenmek, plajda ayaktan öpülmek, kucakta/sırtta taşınmak... Aşkın, şehvetin, birbirine düşkünlüğün işareti mi? Vaat ettiği kadar konforlu ve zevkli mi? İşte son günlerin en kuşkulu pozisyonları...

Magazin sayfalarında bazı pozisyonlar görüyoruz. Aşkın derecesini kanıtlayan, yücelten ya da tam tersi ayıplayan, 'Yakıştı mı?'layan tonda veriliyorlar. Bu pozisyonların vaat ettikleri kadar rahat olduklarından emin miyiz? Arzulanır, zevk alınır, tercih edilir olduklarından, hakikaten emin miyiz? İşte son birkaç günün, bu açıdan en kuşkulu pozisyonları:

1- KARI-KOCA TEK ŞEZLONGDA GÜNEŞLENMEK:
40 derece sıcak, bin derece nem. Ve bedeninle yağ oranın ne kadar sıfıra yakın da olsa, neticede en az bir kafan, iki kolun, iki bacağın var. Az önce yağladığın bir sırtın, iki omuzun (Biliyoruz, zira fotoğraflanmış)... Şimdi bunların hepsi o tek şezlonga sığmayacak. Birbirine değecek. Çarpacak. Yapış yapış olarak, cambazlık yaptıracak. Aşk ne kadar güçlü, şehvet ne kadar kuvvetli de olsa... Temas kadar, mesafe de diyoruz. Bu sıcakta, plajda, şezlongda, taraflara biraz daha geniş alan, uzuvlara özgürlük diliyoruz.

2- KUCAKTA, SIRTTA TAŞINMAK:
'Çok yorulmuştum'dan ziyade, bir heves herhalde. Gençken arabanın ön koltuğuna ayaklarımızı dayamak, camdan dışarı çıkarmak gibi. Fotojenik, özgür, asi, havalı, romantik filan sandığımız bir hareket. Çünkü kucağa/sırta alınmış ve birini kucağına/sırtına almış herkes bilir: O kadar da kainatın en konforlu hali değildir. Sırta alınan hatta, alandan daha fazla dikkat eder, kollarını sarar, bacaklarını dolar, bir çuval formunda omuza atılmadıysa, o sırta kenetlenmesi icap eder. Yürümek, ne kadar sıradan ve avam da gelse, tercih edilmesinin sebebi, çoğu zaman daha basit olmasıdır.

3- SEVGİLİNİN AYAĞINI ÖPMEK:
İnsan bedeninde daha imkanlı, daha cazip bölgeler var, ama sonuçta buna karışamayız: Ayak, tahmin edilemez oranda kalabalıklar için, tahmin edilebilirin ötesinde anlamlar taşıyor! Sadece şunu sorabiliriz: Evde tamam da, plajda: Üstünde kumlar kalmış bir ayak... Güneş yağıyla tadı değişmiş bir ayak... Havuzdan çıkmış klorlu bir ayak... İskelede yalınayak yürüdüğü için tabanı tozlu bir ayak... İştahı odada duştan sonraya saklamak daha isabetli değil mi?

İDO'NUN BAŞARISI, İBO'YA YARAR!
İbrahim Tatlıses, herhalde çok az insana kısmet olacak çok anormal bir şey yaşadı. Vurulmasıyla yeri yerinden nasıl oynattığını gördü. Kendisine bir şey olması durumunda, kimlerin ne tepki vereceğini öğrendi. Adeta kendi cenazesine geldi. Vurulmasını müteakip, çok sayıda çok iyi yazı yazıldı hakkında. Bu ülkede neye tekabül ettiğine dair analizler yapıldı. Derin sondajlı yazı dizileri hazırlandı. Çocukluğundan imparatorluğuna hayatının her bir evresi, teşriki mesai yaptığı her bir kişi merceklendi. Allah geçinden versin, 'tekrar' ve nihai gidişinde, gazetecilerin işi çok da zor değil. İbrahim Tatlıses hakkında yazılmış tüm satırlar, yapılmış tüm sayfalar, tek tık mesafede. Ama bir eksikle! Bir film ha az ha fazla. Bir şarkı daha, bir albüm daha, fark etmez. Ama bundan böyle bir kenarına yazmazsak, İbrahim Tatlıses'in hayat hikayesini eksik bırakacak bir şey var: İdo'nun Berklee macerası. "Urfa'da Oxford vardı da biz mi gitmedik"ten gelinen nokta hakikaten çok acayip. Bıyık kesilir, kaşlar alınır, bunlar teferruat. İbrahim Tatlıses'in oğlunun, dünyanın bu en prestijli müzik okullarından birine gitmesi, başka bir şey. Sadece kişisel bir başarı öyküsü değil. Aynı zamanda bir Türkiye hikayesi de. Ve pek bir dahli olmadığını tahmin etsek de, İdo kadar, hatta daha çok İbo'nun hanesine yazılacak bir gelişme bu: Kendi Oxford'da okuyamadı ama oğlu Berklee'ye gitti. Bir İbrahim Tatlıses portesini, artık bu cümleyi kurmadan bitiremeyiz.

ACUN, HİÇ MAFYA DEĞİL VE ÇOK SOLCUYMUŞ!
Her şeye 'keyifli', ha bire 'aynen' diyenler kadar, bir de neden, ne maksatla, neyin yerine kullandığını çözemediğiniz kelimelerle derdini anlatmaya çalışanlar var. Bir açık hava kahvesinde bir kız, Bodrum'da halasının yazlığında gördüğü Acun Ilıcalı'yı, masadaki arkadaşlarına anlatıyor: "Hiç öyle mafya değil yani. Ama hiç kiiii. Böyle bi sürü şey biliyo. Çok kültürlü. Ama bi sürü şeyi de bilmiyo. Yani çok masum. Hiç öyle kıyafete filan da önem vermiyo. Yani çok solcu!" Yani!..