İslamofobi küresel ölçekte güç hedefleyen bir proje

İslamofobi küresel ölçekte güç hedefleyen bir proje

California Berkeley Üniversitesi’nde İslamofobi üzerine çalışmalar yapan Dr. Hatem Bazian, Lacivert Dergi’ye konuştu.

  • Gündem
  • Cuma 16.01.2015 11:55
Meryem İlayda Atlas'ın, Lacivert'in Amerika dosyasıyla çıktığı Ocak sayısı için yaptığı röportajda, ünlü akademisyen Hatem Bazian ABD'nin şiddet politikasından küresel bir proje olan İslamofobi'ye kadar pek çok konuda çarpıcı açıklamalar yaptı.

"İslamofobi, günümüzde Müslümanların ABD'de, Avrupa'da veya nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde etkin olmasına karşı koymak, engel olmak veya bunu şiddet aracılığıyla önlemek şeklinde tezahür ediyor" diyen Bazian, Erdoğan'a olan düşmanlığın İslamofobi'yi yaygınlaştırma çabası olduğunu söylüyor: "Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batı'nın İslamofobik söyleminin odağındaki Müslümanlığı kişiliğinde temsil ediyor, bu sebeple bu kadar olumsuz haber çıkıyor. Bu düşmanlığın altında yatan temel neden, Erdoğan'ın temsil ettiği ve yaşadığı şeylerin uzun zamandır şeytanlaştırılıyor olması… Erdoğan bugünün İslam dünyasında hem demokratik süreçlerle iktidara gelmiş başarılı bir Müslüman siyaseti projesini hem de iktidarın da barışçı bir şekilde el değiştirme taahhüdünü temsil ediyor. Bütün bunlar dünya siyasetindeki Müslüman imajıyla ilgili oluşturulan İslamofobik algıya taban tabana zıt. Osmanlı döneminde de oluşturulan 'zorba hükümdar' imajı Oryantalist müdahalelere kaynaklık etmiş ve Batı'da sömürgeciliğe ve müdahalelere meşru zemin oluşturmak için kullanılmıştı. Bugüne gelince şimdi aynı 'zorba hükümdar' imajı Erdoğan ve dolayısıyla AK Parti için oluşturulmak isteniyor."

Röportajın tamamı:

ABD: YÖNÜNÜ KAYBETMİŞ BİR ŞEKİLDE ORTALIKTA TEPİNEN DEV BİR FİL

Dr. Hatem Bazian ile Ferguson olayları merkezinde fiziksel ve zihinsel şiddeti, beyazların üstünlük söylemini, küresel bir proje olarak İslamofobi'yi, Batı'nın Erdoğan alerjisinin temelinde yatan nedenleri ve Müslüman demokrasilerin geleceğini konuştuk. En güçlünün ayakta kaldığı bu düzenin ve Batılı paradigmaların artık çöküşe geçtiğini anlatan Bazian, hak arama mücadelesinde azınlıkların ve dışlanan kesimlerin birleşmeye başladığını, belki de uyuyan bir devin uzun bir aradan sonra uyanışına tanık olduğumuzu söylüyor.

Meryem İlayda Atlas
'Pax-Americana' bugün azalarak yok mu oluyor? Bir daha 'Pax-Americana' görecek miyiz?

Bence doğal ömrünü çoktan tamamladı. Pax-Americana'nın yerini dehşet dalgası aldı. Amerika mevcut durumunu korumak için son çare olarak askeri güce bağımlılık geliştirdi. Bugün ABD'nin (Amerika Birleşik Devletleri) eski gücü ve nüfuzu nerede? Dünyanın çeşitli bölgelerinde ABD'nin kontrolü dışında sayısız siyasi ve ekonomik ittifak kuruluyor. Mesela Latin Amerika… Bu bölge son 200 yıldır ABD'nin dış politikasını belirleyenler için özel önem arz ediyor. Vaktiyle sürekli ABD müdahalelerine sahne olan bölgede şimdilerde bağımsız ittifaklar görüyoruz üstelik bu ittifaklardan bazıları ABD'nin bölgedeki çıkarlarına tamamen ters.

Asya da aynı durumda değil mi?
Kesinlikle, geçmişte Pax-Americana'ya büyük ölçüde bağımlı ve bağlı olan Asya'nın bazı bölgeleri de artık kendi başına hareket ediyor. Pax American denen şey, yıllarca, ABD'nin bu yapıya dâhil olan ülkelere ve rejimlere ekonomik avantajlar ve güvenlik sunmasına dayalı bir düzen idi. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemi hatırlayalım ve sonrasında Irak ve Afganistan'da arka arkaya yaşanan askeri başarısızlıkları… Bütün bunlar, Pax-Americana'nın miadını doldurduğunu ve aynı şekilde tekrar tesis etmek için güç kullanma kapasitesinin de sınırlı olduğunu gösterdi. ABD ekonomisinin zayıflamasını ve Çin ile Latin Amerika'nın yükselişiyle beraber artan ağır borç yükünü de hesaba katınca, ABD'nin gücü ve nüfuzunda yaşanan değişim daha belirgin hale geliyor.

Amerika nasıl tepki veriyor bu konuya?
Neoconlar, askeri güç kullanarak ve petrol kaynaklarını ele geçirerek, hızla değişmekte olan dünyada kaybettikleri statüyü geri alabilecekleri gibi yanlış bir düşünceye kapıldı. Ama tam tersine bu planlar ABD'nin nüfuz alanını daralttı, itibar kaybettirdi. Pax-Americana'yı tekrar kurmak için tek başına askeri gücün yeterli olmadığını ve ABD'nin bu yüzden güç kaybettiğini herkes biliyor. Hayal kurmak güzel, ama artık hepimiz biliyoruz ki Pax-Americana bir daha eski halinde gerçekleşmeyecek. ABD tekrar tekrar faydasız çabalara gireceğine durumu kabul etse iyi olur. Bu hali ile yönünü kaybetmiş bir şekilde ortalıkta tepinen dev bir fil gibi.

'Üstün Beyaz' söylemini çok sık kullanıyorsunuz, bu 'beyazların üstünlüğü' söylemi günümüz dünyasında neye tekabül ediyor? Tarihsel anlamından nasıl bir değişime uğradı?
'Beyazların üstünlüğü' nitelemesi, beyazlığı yücelten ve hem pastadan pay almada hem de güç ilişkilerinde beyaz olanı temel alan mevcut ırksal düzenle ilişkili. Ama artık bu düşünce sadece ten rengiyle sınırlı kalmıyor. Sahte bilim aracılığıyla rasyonelleştirilmiş ve sosyal olarak kurgulanmış olgulara dayalı bir ideolojiden bahsediyoruz. Kökleri 1492 öncesi ve sonrası döneme kadar takip edilebilir. Son 500 yılın büyük bölümünde, hatta tamamında etkili olmuş. Müslümanlar ile Yahudilerin İspanya'dan kovulmasını, Engizisyon'u, Amerikan yerlilerine yönelik soykırımı, kölelik ve sömürgeciliği meşrulaştırmakta kullanılmıştır. Daha genel anlamda 'beyazların üstünlüğü', Avrupa'nın deneyimini evrenselleştirirken diğer tüm deneyimleri ve epistemolojileri 'aşağı', 'bilimsellik dışı', 'geleneksel', 'dinî' gibi etiketlerle yaftalayıp reddeden Avrupa merkezli düşüncenin temel öğesidir. Bildiğimiz ve içinde iletişim kurduğumuz dünya Avrupa merkezlidir ve siyasi düzenden ekonomiye, kimlikten dine, spordan medyaya kadar her alanda beyazların üstünlüğünü sağlar.

Sormak istediğim; hâlâ ten renginden mi bahsediyoruz?
Hayır, bu yalnızca ten rengi olarak beyazlığın bir sonucu değildir. Aynı zamanda, kendileri beyaz olmayan ama bu değerler çerçevesinde hareket eden halklar ve topluluklar tarafından içselleştirilmiş bir epistemolojik yapıdır. Mesela İslam dünyasında bazı kesimler, Avrupa merkezciliği ilahlaştırıp onun ön kabullerine ve değerlerine uygun hareket etmek suretiyle beyazların üstünlüğü paradigmasını hâlâ benimserler. Nedir bu beyazların üstünlüğü zihniyet dünyası? İşgal etmeyi, işkence yapmayı, binlerce insanı sakat bırakmayı, üstüne üstlük bunları onların iyiliği için yaptığını ileri sürmeyi kendinde hak sayar. Hak hukuk konusunda kimseyi ciddiye almaz ama insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi konularda muhakkak dinleyici bulur…

Bu kısım çok önemli, dinleyici bulmak…
Zaten dinleyici bulmak asıl mesele, yoksa üstünlüğünü, 'barbarları medenileştiriyorum, şurayı demokratikleştiriyorum' gibi söylemlerini nasıl meşrulaştıracak? Beyazlık, sürekli bir pazarlama tekniği bulmaktır. Zihnin arkasında 'medenileş, yoksa seni öldürürüm', 'demokratikleş, ekonomini özelleştir, uluslararası şirketlere teslim ol, Avrupa merkezci dünyaya adapte ol' gibi söylemlere bir pazarlama tekniği bulmak gerek…

Beyazların üstünlüğü, siyahlar gibi dezavantajlı gruplara yönelik şiddeti de meşrulaştırıyor. Beyaz ve siyah suçlu kanun önünde eşit değil. Sistem dezavantajlı grupları nasıl hedef alıyor?
Elbette fiziksel şiddet beyazların üstünlüğü açısından vazgeçilmez bir unsur. Egemenliği ve kontrolü sağlamak amacıyla şiddete başvuruluyor. Hedef aldığı dezavantajlı grupların bedenlerini ve hareketlerini kontrol ederek zihinsel bir korku duvarı oluşturmak için şiddet kullanılıyor. Bir çaresizlik duvarı yaratmak ve direnci kırmak amaçlı… Ama asıl zihinsel şiddet uygulanıyor. Nedir bu zihinsel şiddet? Güney Afrikalı insan hakları aktivisti Steven Biko'nun sözlerini hatırlayalım: "Zalimin elindeki en etkili silah, mazlumların zihniyetidir." İşte zihinsel şiddet türü tam da bunu sağlar, zihnimizi şekillendirir. Hâlbuki biz genellikle fiziksel şiddete odaklanıyoruz, elbette bu da önemli ama asıl uygulanan zihinsel şiddet çok mühim. Çünkü takip etmesi zor ve sürekli kendini yenileyen bir yapısı var. Bir de daha tehlikeli bir yanı var, birinden dayak yeseniz 'mağdur' olarak gidip şikâyet edersiniz, o kişiyi lanetlersiniz. Zihinsel şiddete uğrayan kurban genellikle dönüp kendini suçlar hatta bazen kendine bunu yapan zalimi kurtarıcı gibi görür. Hem mağdur olur hem de işin sonunda zihninde beyazların doğuştan üstünlüğünü ve yüceliğini onaylar.

Siyahlar arasındaki yüksek suç oranlarının ardında yatan sistematik sorunlar neler? Eğitim düzeyi, gettolaşma, işsizlik?
Yetiştirilirken kötü muamele gören bireyler büyüdüklerinde tahammülsüz ve zor bireyler olurlar. Siyahi Amerikalılar memleketlerinden, tarihlerinden, ailelerinden birer birer koparılmışlar, köleleştirilmişler, köksüz bir yaşantı sürmüşler. Üstelik bu çok yakın bir zamana kadar devam etmiş. İnsanlar bu travmanın birkaç kuşakta kolayca atlatılacağını mı düşünüyor? Hepimiz biliyoruz ki, Afrika'da esir kamplarından alınıp, köle tüccarlarına satıldıkları andan başlayarak Amerika'daki hayatlarının her aşamasında şiddet vardı. Bu gün dönüp bu insanlar şiddet yanlısı mı diyeceğiz? Bugünün Amerika'sının hiç kimsenin görmediği o çok yoksul semtlerindeki yaşantının bir köle gemisinden ne farkı var? Hâlâ bu insanlara 'en güçlünün ayakta kalacağı' bir yaşantı sunuluyor.
Eğitim diyorsunuz, hangi eğitim? Bütün eğitim sistemi siyahları başarısızlığa uğratacak şekilde tasarlanmış. Eğitim sistemi ancak siyahi çocuklara varsayılan aşağı konumlarını öğretmekle kalır. Siyahi çocuklara düşük maaş alan yetersiz öğretmenler eğitim verir ve onlar da genellikle çocuklara ilim irfan vereceğine bedenlerini kontrol etmeyi öğretir!

Disiplin!

Elbette. Siyahların yaşadığı semtlerde suç oranı yüksekmiş… O semtlere bir bakın, endüstriyel uyuşturucu sektöründen kumara kadar her şey var. Her tür sektör için sömürüye açık alanlar. Siyahiler arasında yüksek gelir düzeyine ulaşmış olan insanların sayıları çok az, işsizlik oranı ülke ortalamasından iki kat yüksek… İstihdam yok, hâlâ bir işe aynı niteliklere sahip bir beyaz bir siyah başvursa hemen beyaz olan tercih ediliyor. Güya ayrımcılık yasa dışı… Ortalama bir siyah ailenin net varlığı 4 bin 955 dolarken, beyaz ailelerde bu rakam 110 bin 729 doları buluyor. Sistem önce bu adaletsizlikleri üretiyor, sonra da siyahlar arasında suç oranı yüksek diyor.

Amerikan adalet sistemi bu suç sorunlarını nasıl ele alıyor? Suçluları ırkına, etnik kökenine ve dinine göre kolayca yaftalıyor mu?
Kanunlar kaynaklarını sosyal, siyasi, ekonomik ve dinî koşullardan alır. Irk sosyal bir kurgu olsa da diğer koşullar kadar kuvvetli ve etkin. Maalesef günümüzde ABD'de gayet ırkçı ve azınlıklara beyazlardan farklı davranan, ayrışmış bir adalet sistemi var. Beyazların üstünlüğü hukuk sisteminde de geçerli. Mahkemeye çıkan siyah bireyler otomatikman suçlu kabul edilir ve masumiyetlerini kanıtlamaları beklenir. Oysa beyazlar için yasal standart masumiyettir ve savcılar onların suçlu olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ayrıca altını çizmek isterim; adalet sistemi maddiyata göre de şekillenir. Bu yüzden, iyi bir avukat tutacak parası olmayan siyah Amerikalıların davaları kazanması iyice zorlaşır. Masum siyahlar davayı sonuna kadar götürüp jüri karşısına çıkmaktansa, sürekli devletçe sağlanan düşük maaşlı avukatların önerdiği ceza indirimi karşılığında suçunu itiraf etme teklifini kabul eder.

Yani bizim itiraz ettiğimiz, jüri önüne çıkmış olan davalar neredeyse bir hayal, sistem o noktaya gelemeden eliyor.
Tam da bunu söylüyorum, siyahların dâhil olduğu davaların yüzde 90'dan fazlası itiraf pazarlığıyla sonuçlanır ve sayısız siyah genç hapishaneyi boylar. ABD'deki hapishane sisteminin hızla özelleştirildiği gerçeğini de bu tabloya eklediğimizde, ekonomik saiklerle hareket eden ve yatırımcılara devlet için çeşitli ürünler üreten esir bir iş gücü temin etmek gibi yararlar sağlayan bir adalet sistemiyle karşılaşırız. Sayısız yargıç, savcı ve avukat, siyahlara ve Latin kökenlilere daha uzun hapis cezaları verip karşılığında hapishaneleri işleten özel şirketlerden para alarak yetkilerini kötüye kullanmakta.

Ferguson vakasında gördüğümüz şey bu muydu? Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Ferguson vakası, ırk ayrımcılığının nasıl işlediğini ve siyahların bu ırkçı adalet sisteminde karşılaştığı hakiki zorlukları gözler önüne seren tipik bir olaydı. Tamamen siyahların aleyhine çalışan bu sistem, onların bedenlerini hapishane içinde ve dışında kontrol etmeyi, sınırlandırmayı ve zapturapt altına almayı amaçlıyor. Bu, kölelik dönemindeki plantasyon (büyük çiftlik) sisteminin köleler üzerinde kurduğu mutlak kontrole benzer. Günümüz ABD'sindeki adalet ve hapishane sistemi, modern bir plantasyon sistemi işlevi görerek siyah nüfusu tamamen kontrol altında tutmayı hedefler. Bu iç karartıcı tabloyu daha da vahim hale getiren bir başka gerçek şudur: En az 34 eyalette, suçluların oy hakkını elinden alan ve seçimlere katılımını yasaklayan kanunlar var. Bu yüzden siyahların yaklaşık üçte biri oy kullanamaz ve topluma yön verme şansından mahrum kalır. Ayrıca mahkeme jürilerinde sadece itibarlı vatandaşlar yer alabilir ki bu da, siyahların kendi ırkdaşlarının dâhil olduğu davalarda görev alma olasılığını iyice azaltarak ilave bir ırkçılığa sebep olur ve adil yargılamayı engeller. Bu durumu değiştirmek için 1960'lardaki yurttaşlık hakları hareketine benzer kitlesel ve herkesi kapsayan bir seferberlik gereklidir.

Ferguson vakası sonrasında düzenlenen protesto gösterilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu insanlar neyi protesto ediyor? "Siz, nefes alabiliyor musunuz?" (Not: We can't breath/ Nefes alamıyoruz, protestolarda kullanılan sloganlardan birisiydi.)
Protestolar dikkatleri adaletsizliğin sistematik karakterine ve siyah Amerikalıların karşılaştığı ilgisizliğe çekti. Bazı alanlarda ilerleme kaydedilse de, özelde siyahlara ve genel olarak azınlıklara yönelik ırkçılık sürekli pusuda bekliyor. Protesto gösterileri emniyet güçlerinin gittikçe militarist bir tutum takındığını ve savunmasız göstericilere karşı uygulanan terörle mücadele taktiklerinin küresel ve yerel politikalar arasındaki mesafeyi azalttığını gözler önüne seriyor. Ferguson'daki emniyet müdürünün İsrail'de antiterör eğitimi aldığının ortaya çıkması buna iyi bir kanıt teşkil etti. Bunun üzerine göstericilere Twitter üzerinden destek veren Filistinliler, göz yaşartıcı gazdan nasıl korunacağına dair tavsiyelerde bulundu. Bu insanlar en temelde kendi hayatları üzerindeki kontrolü yitirmeyi protesto ediyor.

Ferguson protestolarının 2011'deki Wall Street protestoları ile benzer bir yanı var mı?
Occupy (İşgal et) protestolarında hükümet çoğunlukla barışçı bir karaktere sahip olan ve resesyonun yol açtığı ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm bulunmasını talep eden bu meşru hareketi bastırmak için şirketlerle iş birliği yaptı. Sonuçta halkı değil, bankaları kurtardı. Ferguson protestoları ise kodamanların değişimi engelleyerek normal siyasi süreçleri baltalamasını protesto eden pek çok kesimden insanı bir araya getirdi. Meşhur 'ABD paranın satın alabileceği en iyi demokrasiye sahiptir' ifadesi, siyasi süreçlerin büyük aktörler ve muazzam miktarda para tarafından nasıl yönlendirildiğini ve sıradan vatandaşların bu baskı altında 'nefes almakta nasıl zorlandığını' çok iyi özetliyor.
Mazlumların ve unutulmuş insanların toplumdaki en önemli örneği olan siyah Amerikalılar, mevcut koşullara karşı çıkma ve hak arama mücadelesinde daima en ön safta yer aldı. Belki de uyuyan bir devin uzun bir aradan sonra uyanışına ve siyahların diğer kesimlerle birlikte, durumu düzeltecek yeni bir yurttaşlık ve insan hakları koalisyonunda topluca harekete geçişine tanık oluyoruzdur.

Başka bir konuya geçelim, İslamofobi çalışıyorsunuz. İslamofobi, Müslümanların çeşitli ülkelerde gördüğü ırkçılık, fanatizm ve dışlama vakalarını tarif etmek için işlevsel bir terim mi?
İslamofobi günümüzde Müslümanların ABD'de, Avrupa'da veya nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde etkin olmasına karşı koymak, engel olmak veya bunu şiddet aracılığıyla önlemek şeklinde tezahür ediyor. Son günlerde Irak ve Suriye'deki mevcut gelişmeler ve Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD), dünyadaki tüm Müslümanları aynı şekilde yansıtmaya çalışan İslamofobi cephesine bolca malzeme sağladı. Benzer biçimde, Boko Haram ile Pakistan Talibanı'nın suç eylemleri İslamofobik söylemin sürekliliği açısından ilave malzeme sunuyor. Avrupa ve ABD'de İslam'ı savunma adına hareket ettiğini iddia eden şahısların işlediği suçlar da büyüyen yangını iyice körüklüyor. Avrupa'daki göç tartışmaları bolca İslamofobi içeriyor. Fransa, Kanada ve İtalya'da devlet ve toplum kimliği İslamofobi ile dolu. Keza Almanya ve Avusturya göçmenlere odaklanan muazzam bir İslamofobi dalgasının yükselişine sahne oluyor. Öte yandan, ABD ve İngiltere'deki güvenlik tartışmalarına da İslamofobi damga vuruyor. İslamofobi şu anki haliyle, Müslüman olmayı dünya çapında korkulan, medenileşmemiş öteki olarak yansıtan siyasi, sosyal, ekonomik, askeri, akademik ve medya altyapıları ile bağlantılı yapısal ve verimli bir epistemoloji. Bu söylem, Müslümanları bir topluluk olarak medeni dünyanın dışına yerleştiriyor ve onları gerekirse şiddet de kullanarak topluca dönüştürmek için sürekli müdahale çağrısında bulunuyor. Biz Müslümanlar 'beyaz adamın' yeni sorumluluğu haline geldik. E, haliyle bu bir fobi değil, kaynağını Oryantalist bir paradigmadan alıp onun ötesine geçen ve gerek yerel gerekse küresel ölçekte güç kazanmayı hedefleyen bir proje.

CIA'in son işkence raporunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sadece buzdağının görünen yüzü mü? Bu raporun yayınlanmasının demokratik bir tavra işaret ettiğini söyleyen gazetecilere katılıyor musunuz?
Kongre'nin CIA raporu, seçmenlere denetim ve denge sisteminin işlediği hissini vermekten öteye gitmiyor. Tıpkı evvelki raporlar gibi… Siyasiler seçmenlere onların istediği şeyi yaptıkları izlenimini veriyor ve evet maalesef ki bu, buzdağının görünen yüzü. Raporun dışında o kadar çok bilmediğimiz, hiç değinilmeyen şey var ki…
CIA ile taşeronlarının sistematik işkence uyguladığı herkes tarafından biliniyor ama görmezden geliniyor. Ayrıca bu işkencenin kurbanları ne hikmetse hep Müslümanlar ve koyu tenli kişiler. Amerikan milliyetçiliği söz konusu ise işkence dâhil her şey kabul edilebilir, yeter ki CIA bizi o 'kötü cihatçılardan' korusun. Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki işkencelerle ilgili binlerce fotoğraf karesi var, ama sadece düşük rütbeli bir gardiyana suçlama yöneltildi. Daha kötüsü, tutukluların hiçbir suçlama yöneltilmeden, mahkemeye çıkartılmadan tam 13 yıldır alıkonduğu Guantanamo Kampı var. Kaç ülkenin CIA'in taşeronluğunu yaptığı, kaç gizli gözaltı merkezi olduğu, kaç ülkenin bu işlerde ticaret anlaşmaları, yen, füze sistemleri ya da başka çıkarlar karşılığında ABD'ye yardım ettiği bilinmiyor.

Bütün bunların sorumluluğu düşük rütbeli gardiyanlarda mı aranıyor?
İnsanlığa karşı işlenen bu suçlarda düşük rütbeli personeli yargılamanın anlamı yok. Bush ve Cheney'nin mahkemeye çıkarıldığını veya onayladıkları işkenceler için hesap vermek zorunda kaldığını görecek miyiz? Cheney aynı durumda yine aynı şeyleri yapacağını söyledi. Yani itiraf etmekle kalmadı, bugün olsa yine yaparım, dedi. Hesap verme mecburiyeti olmazsa demokrasinin ne anlamı var? Ben ABD'de kimsenin hukuki sorumluluk alacağını müeyyide ile karşılaşacağını filan sanmıyorum. Bir kere, Başkan Obama daha gelir gelmez hepsine dokunulmazlık sağladı, üstüne bir de Cumhuriyetçiler Kongre'de zafer kazandı, şu anki ortamda bu yönde bir önerge bile sunulması imkânsız gözüküyor. Herkes bir sonraki başkanlık seçimleri ile ilgili. İşkence konusunda toplumdan çok ciddi bir reaksiyon da yok ki… Konunun Müslümanlarla ve koyu tenlilerle ilgili oluşu mu siyasi bilinç uyandırmıyor? Aynı şeyler hayvanlara yapılsaydı, bugün hem Amerika'da hem Avrupa'da hayvan hakları savunucuları ayakta olurdu.

Özelde ABD medyasının ve genel olarak Batı medyasının Türkiye'ye, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan'a açtığı savaşı nasıl görüyorsunuz?
Dünyada açıkça insan hakkı ihlalleri yapan, kendi halkını öldüren, etnik milliyetçiliğe sebep olan, ırkçı söylem geliştiren, baskıcı mutlak monarşik rejim kuran hiçbir liderin böyle yoğunlukla hedef alındığını görmemiştik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batı'nın İslamofobik söyleminin odağındaki Müslümanlığı kişiliğinde temsil ediyor, bu sebeple bu kadar olumsuz haber çıkıyor. Bu düşmanlığın altında yatan temel neden, Erdoğan'ın temsil ettiği ve yaşadığı şeylerin uzun zamandır şeytanlaştırılıyor olması… Erdoğan bugünün İslam dünyasında hem demokratik süreçlerle iktidara gelmiş başarılı bir Müslüman siyaseti projesini hem de iktidarın da barışçı bir şekilde el değiştirme taahhüdünü temsil ediyor. Bütün bunlar dünya siyasetindeki Müslüman imajıyla ilgili oluşturulan İslamofobik algıya taban tabana zıt. Dikkat edelim, basının Sisi, Bush, Cheney, Blair ve Silvio Berlusconi'ye yönelik tutumu gayet dengeli ve çok yorum yapılmamasına dikkat ediliyor. Sisi'nin iki günde 2000 kişiyi öldürtmesinin Amerikan basınında pek sorun edilmemesi ve hak ettiği sert yorumları bulamaması çok çarpıcı. Bush ve Cheney, iki ülkeyi işgal ederek yüz binlerce kişinin ölümüne yol açsalar da zorbalıklarına işaret eden yayınlar göremezsiniz. Bugün, ikisi de sanki hiçbir şey olmamış gibi demokrasi, hukukun üstünlüğü ve ekonomi hakkında konuşmalar yaparak iyi paralar kazanıyor. İslamofobi'den kaynaklanan çifte standart, Müslümanların temsilini ve Erdoğan'ı sorun haline getiriyor.

Erdoğan, basında ele alınırken hataları ve yanlışları ile karar alma süreçlerinin bir parçası olan bir lider olarak değil, doğrudan İslamofobik bir bakış açısı ile ele alınıyor. Mesela ben de Erdoğan'ın Gezi Parkı protestolarını ele alırken hatalar yaptığını ve belediyenin görev alanındaki bir konuya karışmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu siyasi bir mesele, konunun Erdoğan'ın Müslüman kimliği ve İslam ile ne alakası var? Müslüman bir kişinin yaptıkları ne zaman Müslümanlığının göstergesi olur ve bunun öyle olup olmadığına kim karar verir?
Erdoğan'ın yaptıkları ve politikaları tamamen Oryantalist bir bakış açısıyla inceleniyor ve tavırlar bu yönde şekilleniyor. Hatırlayalım, Osmanlı döneminde de oluşturulan 'zorba hükümdar' imajı Oryantalist müdahalelere kaynaklık etmiş ve Batı'da sömürgeciliğe ve müdahalelere meşru zemin oluşturmak için kullanılmıştı. Bugüne gelince şimdi aynı 'zorba hükümdar' imajı Erdoğan ve dolayısıyla AK Parti için oluşturulmak isteniyor.
Sanki o Osmanlı zorbası ruhu bir anda takım elbiselerin ardından -kötü bir Süpermen gibi- hortlayacak ve eğer bizler onu engellemezsek sadece Türkiye'de ve Ortadoğu'da değil, Avrupa'da da 'uygarlık', 'modernite' ve 'demokrasiyi' bir anda silip süpürecek.
Tabii bu olumsuz bakış açısının altında Erdoğan'ın Filistin davasını savunmasında İsrail'e karşı gösterdiği tavırlar da etkili. Erdoğan'a saldırı motivasyonlarından birisi de Batı'nın İsrail'e yönelik sevgisi ve Erdoğan'ın Filistinlilere verdiği desteğin meşruiyetini karalamak…

Aslında daha temel bir konuya işaret ediyorsunuz, bir Müslüman gerçekten demokrat olabilir mi yoksa İslam buna asla izin vermez mi? Tartışma hep bu konu etrafında dönüyor.

Bu sorunun cevabı 'Evet, bir Müslüman gerçekten demokrat olabilir' olmalı ama soruya yanıt vermek bile Avrupa merkezciliği onaylamak ve kabul etmek anlamına gelir. Müslümanlar kendi sorunlarına çare ararken aynı zamanda tarihleri, kültürleri ve dinî gelenekleriyle doğrudan ilişkili olan kendi demokrasi süreçlerini kendileri tesis edecek. Bu yol herhangi bir Batı modelinin kopyası olmayacak ama yine de bazı ortak noktaları bulunacak. Öte yandan, başka açılardan keskin farklılıklar içerecek ki, demokrasinin yapısı gereği bu durum kaçınılmazdır. Sömürgecilik ve Avrupa merkezcilik taklitçi bir proje ve özde değil sözde bir demokrasi talep eder. Bu bağlamda, Erdoğan ve hâlihazırdaki karmaşık Türk demokrasi süreci tam da gerekli olan özelliklere sahiptir ve demokrasiyi kurmak ve korumak için sürekli mücadele etmeleri gerekmektedir.

DR. HATEM BAZIAN KİMDİR?
Zaytuna Kolej'in kurucularından. Halen, okulun Akademik İlişkiler Başkanı. California Üniversitesi, Berkeley'de Yakın Doğu ve Etnik Çalışmalar Bölümü'nde hoca. Ayrıca 2009 yılında Üniversite'de İslamofobi dokümantasyon merkezini kurmuş ve direktörlüğünü yapmaya devam ediyor. Yine Kaliforniya Üniversitesi'nde 'Politika, Din ve Globalleşme Merkezi'ne de danışmanlık yapıyor. Islamophobia Studies Journal'ın (İslamofobi Çalışmaları Dergisi) yayın yönetmenliğini yapmakta. 'Filistin için Amerikalı Müslümanlar Birlikteliği'nin kurucularından ve pek çok organizasyonun da yönetiminde bulunuyor.

Lacivertdergi.com