Hayat birikimi olan herkes oyuncu olabilir

Hayat birikimi olan herkes oyuncu olabilir

Semih Kaplanoğlu oyuncu seçimlerini nasıl yaptığını anlattı: “Bir karakterin temel bir duygusu var. Onu canlandıracak oyuncuyu seçerken, o karakterin duygusunun onda olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Diğer türlüsü yalan rol oluyor. Belli bir hayat birikimine sahipseniz, siz de oyuncu olabilirsiniz

Yumurta', 'Süt', 'Bal' başta olmak üzere yaptığı filmlerle adından sıkça söz ettiren yönetmen Semih Kaplanoğlu, son filmi 'Buğday' henüz gösterime girmeden Lacivert dergisine konuştu...

Son filminiz 'Buğday' ile başlayalım. Filmde dünyanın birçok yerinden farklı mekanları birleştirerek kullanıyorsunuz ve aradaki dikiş izleri belli olmuyor...
Bazı iddialarda olduğu gibi bilim kurgu bir film yapmak üzere yola çıkmadım. Gelecekte geçen bir bilim kurgu filmi de değil bu. Aslında bugünün dünyasını anlatan ama bugünün dünyasının yakın geleceğine dair bir şeyler anlatmaktı niyetim. Bugün böyle yaşıyoruz ama böyle yaşamaya devam edersek yakın gelecekte dünya başka bir şeye benzeyecek. Bugün bizim sınırlarımızın çok uzağında yer alan bir metropole de gitsek o metropolle dünyanın çok başka bir yerindeki metropol arasında görsellik ve yaşam şekli açısından büyük farklar artık kalmadı. Dolayısıyla tek bir yeryüzü algısı oluşturmak istedim.

TEK DİLLİ DÜNYADA YAŞANAN ZORLUKLAR

'Buğday' gerek konuyu ele alış biçimi, gerek kullanılan mekanlarla; bize insanın hikayesini anlatıyor.
Bizim dünyaya söyleyeceğimiz bir söz var. Aile filmi de yapsak, küçük bütçeli film de yapsak, bu film sadece köyde de geçse; bir yönetmenin, sinemacının temel meselesi bunu dünyaya söylemektir, hayata söylemektir. Bütçe olarak imkanımın iyi olmasından ötürü, vermeye çalıştığım mesajı genişleterek söyleyebildim ben.

Filmin dili İngilizce... Farklı uluslardan oyuncular İngilizce'de mi buluştu?
Tabii, hikayedeki dünya bunu gerektiriyor. O dünyanın içinde Rumenler var, Ruslar var, Amerikalılar var, Almanlar var. Filmin dünyasını oluşturan kimliklerin gelip tek bir dilin hakim olduğu bir dünyada yaşamaya zorlanması, yaşamak zorunda kalması anlatılıyor aslında.

Siz bizim zihnimizde nasıl bir yer edinmek istiyorsunuz?
Şu an dünyada büyük bir kaos var ve bu kaosu yaratanlar aslında bizim kendilerini görmemizi, dünyada neyin olduğunu anlamamızı çok istemiyorlar. Yaşadığımız dünya öyle bir dünya ki, örneğin Myanmar'da bir sorun varsa, bu sadece Myanmar'ın sorunu olarak kalamıyor. Bu dünyanın bütününe dair bir sorun oluyor ve bu bağlantıları, burada olup biten şeyleri bir şekilde görmemiz, hissetmemiz lazım.

İşin içine biraz da maneviyat giriyor sanırım.
Din, hayat, aşk, iş... Bunların hepsi birbirinden ayrıştırıldığı zaman ortada hiçbiri kalmıyor. Allah'ın bize şah damarımızdan bile yakın olduğunu bilmeye başladığınızda bu ayrım ortadan kalkıyor. Öbür türlü camiye kapatılmış bir dinimiz, inancımız oluyor. Halbuki onun her şeyde görünür, yaşanır, şahit edilir olarak algılanması lazım. Ben de kendi şahitliğimi, gördüklerimi, hissettiğimi insanlarla paylaşma umuduyla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

15 TEMMUZ 2 BİN SENELİK MAYANIN İSPATI

Peki, filmlerinizde hem Kuran-ı Kerim'den hem de diğer tasavvuf metinlerinden referans olarak verdiğiniz örnekler var mı?
Tabii ki referanslarım var. Mesela 'Buğday', Kef Suresi'ndeki Hz. Musa ve Hz. Hızır (a.s) kıssası üzerine düşünerek oluştu.

'Buğday'daki referansların izini sürmek isteyen sinemacılar olacaktır ama zaten sizin de yapmak istediğiniz bu değil mi; kapı aralamak...
Gelecekteki yönetmenler için de belki bir çıkış noktası oluşturacağı düşüncesi içindeyim. Sonuçta bizim dehşet bir geleneğimiz var ve o geleneğin filtrelerden geçmeden, çıplak haliyle, gündelik hayatımızın içinde tekrardan canlanması lazım. Bu da sanat, sinema yahut edebiyatla bir şekilde olmalı. Bence 15 Temmuz'da devreye giren ama artık sadece 15 Temmuz'la değil, her alanda da devreye girmesi gereken bir derinlik.


'Buğday' filmi İngilizce olarak çekildi.

15 Temmuz'da nasıl devreye girdi sizce?
15 Temmuz bende şöyle bir hisse sebep oldu: Yaşadığın topluma ve millete müthiş bir güven tazelemesi ve aslında bu kadar anlaşmazlıklarımıza rağmen bizi birbirimizle bağlayan görünmez bir kudret var. 2 bin senelik bir mayanın, bir sözün, bir nefesin ispatı gibi bir şey bu.

Filmlerinizde genelde amatör oyuncular seçmeye özen gösteriyorsunuz?
Öncelikle bir duyguyu arıyorum. Bir karakterin temel bir duygusu var. Onu oyuncuda arıyorum. Hepimizin bir hayat belleği var. Mesela siz umutsuz bir aşk yaşamışsanız ve bununla ömrünüzü harcamışsanız, bu sizde bir iz bırakır. Ben de bir filmde böyle bir karakter anlatıyorsam, o zaman oynatacağımız kişiyle bu konuyu konuşmaya başlıyorum. Onun hayat birikiminde, duygu deneyiminde bunlar var mı diye anlamaya çalışıyorum. Öbür türlü kendinde olmayan bir şeyi birisinin canlandırması mevzusuna geliyoruz ki orası da bence yalanın başladığı yer oluyor işte. Böyle yalan roller benim inanmadığım bir şey çünkü karşımdakinde öyle bir yaşanmışlık yok. Karakteri canlandıran kişide oynadığı rolün karşılığının olmaması bir problem. Bu problemi aşmak için karakterin hayatına en yakın duygulara, birikimlere ve hayat deneyimine sahip kişiyi arıyorum.

O zaman herkes bir gün oyuncu olabilir...
Evet. O hayat birikimine sahipseniz, siz de olabilirsiniz. Oyuncu da bana güvenince biz onunla hayat sırlarını, yaşadığı şeyleri konuşuyoruz. Sonra rol yaparken bir an geliyor mesela kulağına eğilip "Hani sen bana şöyle bir şey anlatmıştın ya oradaki halini hatırla" diyorum. Bir hatırlayışı tekrar canlandırıyor orada aslında.

BEN DE GİŞE KAYGISI TAŞIYORUM

Sizin filmleriniz gişe kaygısı gütmeyen filmler olarak değerlendiriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Gişe kaygısı olmaz olur mu, fazlasıyla var. Yanlış bir algı bu. Şöyle söyleyeyim; normalde bizim filmlerimize 100-150 bin seyirci gelse, ben çok rahatlıkla kendi başıma yurt dışından, oradan buradan finans aramadan kendi filmlerimi yapabilme imkanına kavuşurum. Maalesef o yönden de aslında çok önemsiyorum. Keşke 100-150 bin hatta daha fazla seyirci gelebilse filmlere... Seyirciye ulaşma konusunda, festivallerin mesela Antalya Film Festivali'nin nasıl bir etkisi oluyor? Aslında festivallerin önemi şöyle: Bütün bir sinema kamuoyu oraya gelip filmler izliyorlar, yazılar yazıyorlar. Birbirleriyle etkileşim kuruyorlar. Siz bu festivaller sayesinde sinemada bir şeylerin değişmekte olduğunu, sinemaya yeni bir soluğun geldiğini görüyorsunuz. Derviş Zaim'in 'Tabutta Rövaşata'sı, Nuri Bilge Ceylan'ın 'Mayıs Sıkıntısı' filmi, Zeki Demirkubuz'un 'Kader'i; Antalya Film Festivali'nde ilk olarak gösterildiğinde, yeni bir sinemanın geldiği ortaya çıktı.



15 TEMMUZ RUHU HER ALANDA DEVREYE GİRSİN

15 Temmuz filmi yapmak ister misiniz?
Bundan sonra yapacağımız her film, 15 Temmuz filmi olacak. 15 Temmuz'u anlatan filmden bahsetmiyorum; o ruhu hissettirecek şeyden bahsediyorum. O zaman büyük değişim olur işte. Öbür türlü hikayesinde takılıp kalmaya devam ederiz işin ama orada bir ruh var; bizi bağlayan, birleştiren. Bu ruhu sinemadan sanata her alanda mutlaka devreye sokmamız gerekiyor.