Eros'un usturasıyla yaralanan erkek

Alman mahkemesi, sünneti 'yaralama eylemi' olarak nitelendiren tuhaf bir karara imza attı. Batı, sünneti tıbbi ve erotik açıdan fazlasıyla tartıştı, ama kültürel boyutu ihmal ediyor.

Yıllar önce Anadolu kentlerinin arastalarında ellerinde kocaman deri çantalarla gezen fenni sünnetçiler vardı. Bir kısmı aynı zamanda berberlik mesleğini de icra ettiği için genelde saç sakal kesen bu adamlar bazen de 'prepisyum' operasyonları yapar, bir başka deyişle sünnet derisi keserlerdi. 1970'lerde ve öncesinde doğan kuşağa, hatta 1980 kuşağına mensup erkeklerin azımsanmayacak bir kısmı bu çantaların içinden çıkarılan primitif cerrahi aletler ile yapılan operasyonlarla sünnet edilmiştir. Atatürk'e yönelik sert eleştirileriyle tanınan Rıza Nur adlı Cumhuriyet Devrimi muhalifinin 20. yüzyılın başında kitabını yazıp, yaygınlaştırdığı bir yöntemdi fenni sünnet. Rıza Nur, bir iddiaya göre eşcinseldi. Eğer iddia doğruysa Türkiye'nin ilk fenni sünnetçisinin bir homoseksüel olması manidardır. Frenklerin yalnızca dini/kültürel açıdan değil, tıbbi açıdan da pek benimsemeyeceği bir yöntem olsa da fenni sünnet, eskiden Avrupa'da doğrudan 'özel alan'a müdahale sayılabilecek siyasi ya da hukuki kararlar alınmadığı için tartışma konusu yapılmayabilirdi. Ama bugün Avrupa, 'özel alan'ı bile tanzim etmekle kendini gösteren bir 'hukuki otoriteryanizm'e düşme tehlikesiyle karşı karşıya. Geçtiğimiz günlerde Almanya'daki Köln Eyalet Mahkemesi'nin verdiği sünneti, yaralama suçu kapsamında ve dolayısıyla bir cürüm unsuru olarak değerlendiren karar, özel hayata karışmanın, ancak jüristokrasilerde (yargı devleti) görülecek bir örneği gibi duruyor. Bu tuhaf karar; biyolojik, cinsel sonuçlarının ötesinde sosyo-kültürel ve politik sonuçlar doğuracağı için de önem arz ediyor. Kararı, kısaca kültürel ve dinsel alanın doğrudan mahkeme tarafından tanzim edilmesi teşebbüsü olarak görmek mümkün. Bu açıdan bakıldığında 11 Eylül 2001'den sonra Batı'da kademeli olarak yükselen İslamofobi olgusunun siyasal alandan sonra kültürel alana da sirayet ettiği görülüyor. Bu kültürel düşmanlık, sadece Doğu ve Ortadoğu'da değil, Türkiye gibi Batı blokunun parçası olan ülkelerde de anti-Batıcı dalgalar yaratabilir. Böylesi bir dalgalanma da İslam coğrafyası Arap Baharı ile Batı'yla entegre olmaya çalışırken ABD'nin ve Avrupa'nın işine gelmez. ABD ve Avrupa'yı zor durumda bırakacak yargı kararının, neden Almanya'dan çıktığı sorusunun cevabı önemli. Almanya, aslında Avrupa'nın ortak bilinçdışını temsil eden bir ülke. Hitler'in söz söyleme yeteneği, Almanların tatmin edilmemiş ülküleriyle beslenince Birinci Dünya Savaşı ve 1929 ekonomik buhranından sonra Nazi ideolojisi tarih sahnesine çıkmıştı. Bu damar, halen yaşıyor ve zaman zaman Neo-Nazi seri cinayetlerinde görüldüğü gibi ortaya çıkıyor. Almanya, en fazla Türk ve Müslüman nüfusunu da bünyesinde barındıran bir ülke olduğu için İslamofobi'nin siyasal yönüyle kendini fazlasıyla gösterdiği bir ülke oldu. Köln Eyalet Mahkemesi'nin kararının ise Hıristiyan etiğinin paradigmalarıyla ilişkili felsefi bir boyutu var ki, bu tehlikeli.

'BENİM BEDENİM BENİM KARARIM'
Alman mahkemesinin kararının püf noktası, çocukları dini sebeplerle sünnet etmenin bedensel zarar anlamına geldiği hükmünü içermesi. Kararın gerekçesindeki kilit ifadelerden biri 'Çocuğun bedensel bütünlüğü'. Bu mantıktan yola çıkılırsa tırnağı, hatta saçı kesilen birine de bireyin bedensel bütünlüğü ilkesi üzerinden teorik olarak itiraz hakkı doğuyor. Mahkeme kararına sinmiş, kişinin bedenini kişiden daha fazla önemseme, bedene bir kamu malı gibi yaklaşma temayülü bazı kadın örgütlerinin Türkiye'de kürtaj tartışmaları sırasında ortaya attığı "Benim bedenim benim kararım," tepkisine benzer bir tepkinin erkek çocuklarınca da gösterilmesini haklı çıkaracak mahiyette. Hani erkek çocukları, sünnet kıyafetlerini giyip, ellerinde süslü asalarıyla sokakları arşınlayarak "Benim bedenim, benim kararım," diye bağırsalar yeridir. Erkek çocukları genelde sünneti erkekliğe adım olarak görüyor ve sünnet olmayı istiyor. Eğer çocukların kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğu kabul edilirse mahkemenin kararı çocuk hakları açısından bir başka etik tartışma yaratabilecek nitelikte. Karar, Türkiye'de sadece muhafazakârların değil, 'Ortodoks laik' kesimlerin de tepkisine neden olacak cinsten. Bu karara, sünnetli olan herkesin tepki göstermesi gerekiyor. Zira organı 'uçtan alındı' diye erkek çocuğuna yaralı muamelesi yapmak, saçlarını uçlarından aldıran bir kadına kel muamelesi yapmaktan farksız! Bu yaklaşım, bizi Sigmund Freud'un kadınların psiko-seksüel analizini yaparken düştüğü yanlışa götürür ki bunun da postmodern dünyada yeri yoktur. Freud, kabaca "Kadınlar anatomik olarak yaralıdır. Her ay kanarlar," manasına gelecek sözler sarf etmişti. Bu sözüyle kimi görüşleri ile feminist teoriye yaklaşan psikanalist Melanie Klein'in bünyesel (doğuştan) dediği şey üzerinden kategorizasyona giden Freud'un yaptığının bir benzerini Alman mahkemesi de yapıyor ve bazı dinlerin gerekli gördüğü cerrahi işlemin uygulandığı insanları eksik, yaralı olarak görüyor, gösteriyor. Frenk yargısı, eski devirlerde -prepostmodern zamanlarda- fenni sünnetçilerin ustura veya bisturi ile yaptığı sünnet operasyonlarını görseydi belki o zaman cinayete teşebbüs suçundan bile dava açabilirdi.

SÜNNET EROTİK DEĞİL, KÜLTÜREL BİR MESELE
Sünnet, erkeklerde penis in fizyolojik açıdan en hassas yeri olan baş kısmını örten prepisyum adlı derinin kesilmesi suretiyle yapılan bir cerrahi işlem. Yahudiler sünneti, 'mitzvot aseh ', yani mutlak emir olarak görüyorlar. İslam'da ise sünnetin hadislerde yeri var, ancak sünnet bir cerrahi operasyon olarak Kuran-ı Kerim'de geçmiyor. Yaygın olmasa da sünnet bazı Hıristiyan topluluklarda rastlanan bir gelenek. Dünya genelinde sünnetli erkeklerin oranının altıda bir ile üçte bir arasında değiştiği tahmin ediliyor. Sünnetin kökenine ilişkin net bilgi yok. Ancak Antik Mısır'da erkeklerin sünnet edildiğine dair kayda değer veriler var. Milattan Önce Batı'yı temsil eden Antik Yunan ile Doğu'yu temsil eden Antik Mısır'ın sünnet konusunda da tamamen ayrıldığı görülüyor. Yunanlılar, Hıristiyanlık'tan önce de, pagan dönemde de sünneti benimsemiyorlardı. Sünnetin tıbbi açıdan yararı ve zararı konusunda da muhtelif görüşler mevcut. Sünnet, bir cerrahi operasyon olduğu için doğal olarak birkaç ay sonra iyileşecek bir yaralanmaya sebep oluyor. Bu yüzden sünnet olan erişkinler için mastürbasyon ve penetrasyon altı hafta süreyle zararlı.
The American Academy of Pediatrics'in 1999 yılında hazırladığı bir rapora göre yeni doğmuş bebeklerin sünnet edilmesinin yarattığı acı deneyim gelecekte psikolojik travmalara sebebiyet verebiliyor. Yine aynı kuruluşun hazırladığı bir başka rapora göre de sünnet, seksüel fonksiyon bozukluklarını azaltıyor ve kişiye daha zengin bir cinsel yaşam pratiği sağlıyor. Ancak penis duyarlılığı ve cinsel tatmin duygusu göreceli olarak azalıyor. Bazı Batılı uzmanlar -Hıristiyan oldukları için böyle söylüyor olabilirler- erkek sünnetli olduğunda cinsel ilişkinin, hem erkeğin kendisi hem de kadın için biraz daha az tatmin edici olduğunu öne sürüyorlar. Haz, mukayeseli olarak ölçülebilir bir şey olmadığına göre bu tezin doğruluğu tartışmalı. Nitekim American Academy of Family Physicians, 2007 yılında sünnetin penis duyarlılığı ve cinsel tatmine etkisinin bilinemez olduğu yönünde bir görüş ileri sürdü. Sonuç olarak Batı, sünneti tıbbi ve erotik açıdan ziyadesiyle incelemiş, ancak meselenin dini ve kültürel boyutunu ihmal etmiş.