Gitti mi benim oruç beş dakika yüzünden dede?

Gitti mi benim oruç beş dakika yüzünden dede?

Zorlu İkili ile Ramazan’ı, kültürünü konuştuk. Onlar da ilk oruç deneyimlerini anlattılar. Hasan Bülent Kahraman yedi yaşında ilk oruç tuttuğu gün iftar sofrasında ağladığını söylüyor. Uluç ise müftü dedesi Muharrem Efendi sayesinde inançlı biri olduğunu anlatıyor

Geçen hafta gazetelerimizi bitirdikten sonra, iftar sonrası akşam çayı muhabbetinde herkes ilk oruç deneyimini anlatmaya başladı. Sonra eski Ramazanlardan bahsedilir oldu. O zaman aklıma düştü, Zorlu İkili ile Ramazan sohbeti yapmak.
Perşembe günü olmuştu. H2O Sohbetleri için 10. kata biraz erken çıkmışım. Hıncal Abi daha yazısını bitirmediği için kapısı kapalıydı. Ben de Hasan Bey'in odasına gittim. Hasan Bey "Ne konuşacağız bu hafta?" diye sordu... "Ramazan'ı, kültürünü konuşalım istiyorum" dedim... "Çok iyi" dedi...
Hıncal Abi'nin kapısı açılınca da Hasan Bey ile yanına gittik. Biraz hoşbeşten sonra "Hasan Bey'e söyledim bugün Ramazan'ı konuşmak istiyorum" dedim. Hıncal Abi güldü, "Biliyor musun benim Karagöz'e merakım tamamen Ramazan sayesindedir" dedi.
"Nasıl" diye sordum.



RAMAZAN'I İPLE ÇEKERDİM
Anlatmaya başladı: "Ramazan'ı iple çekerdim küçükken. Çünkü iftar sonrası bizim eve 50 metre mesafede Kilis'in en büyük kıraathanesi vardı. Orada Karagöz oynatırlardı. Kilis'te yedi yaşında çocuğum. Arap radyoları dışında doğru düzgün bir radyo kanalı çekmiyor. Sinema, tiyatro zaten öyle şeyler hak getire. O zaman Karagöz büyük eğlence. Rahmetli Necati Dayım, bizim Gürcan Bilgiç'in babası, beni her gece o kahveye Karagöz'e götürürdü. Yani bugünkü bir çocuk için televizyon ya da oynadığı ıPad neyse benim için de Karagöz oyunu o. Ve her gece de başka bir oyun oynatırlardı. Gece sokağa çıkıyorsun büyüklerle ve her gece Karagöz seyrediyorsun. Bir çocuğun hayatında ne kadar önemli bir düşünün. Tekrarı da bir yıl sonra. Çünkü Ramazan bitince o iş bitiyor. Bunun için ben Ramazan'ı çok severim."
Hasan Bey "Hıncal Abi, bak ben yetişemedim Karagöz'e" dedi. Ama "Siz Karagöz kültürünü iyi bilirsiniz" dedim.
Hasan Bey "Borges diyor ya 'Ben yaşamadım ama okudum' diye. Ben de o familyadanım. Karagöz'ü bir kere izlemiştim ilkokulda çok da hazzetmemiştim. Ama sonra Cevdet Kudret'in, Karagöz metinlerini okudum. Müthiş etkilendim. Bunun için ben de Ramazan, okuduklarımla ilgilidir. Bir kişiyi de hiç değişmem, onun yazdığı Ramazan Sohbetleri başucu kitaplarım arasındadır.
"Kim o Hasan Bey" dedim.
"Ahmet Rasim" dedi ve devam etti: "O gündelik olayları, halkın gündemini, kayda geçiren bir adamdır. İlginç bir yazı tekniği ve anlatımı vardır. Bir de Refik Halit Karay'ın Ramazan anlatılarını unutmam. Çok coşkulu anlatır, renkli ve zevkli bir üslubu vardır."

ŞEYHÜLİSLAMLIK TEKLİF EDİLMİŞ
"Peki" dedim "İlk orucunuzu hatırlıyor musunuz?"
Hıncal Abi "Hatırlanmaz mı?" dedi: "Ramazan kültürüyle çocukken Kilis'te tanıştım. İlkokul öğrencisiydim. Anne tarafından dedem Muharrem Efendi Kilis müftüsüydü. Ulema sınıfındandı. Mekke ve Medine'den din adamları gelirdi, Kuran tefsiri için ona danışırlardı. Padişah şeyhülislamlık teklif etmiş, 'Ben İstanbul'da yaşayamam' diye kabul etmemiş. Öyle bir adam."
Hasan Bey "Şanslıymışsın Hıncal Abi" dedi.
Hıncal Abi "İftar yemekleri, kalabalığı, neşesi... Aile toplanır, hikayeler anlatılır, şakalar yapılır. Çok hoşuma giderdi. Özenirdim büyüklere. Ama sahura kaldırmazlardı, 'Yarın okula gideceksin' diye. Çok yalvarıp yakardım. Ama davulun sesini duyar uyanırdım. Lakin kalkıp sahur sofrasına oturmazdım. Sonra bir gün dedeme 'Herkes oruç tutuyor ben de tutacağım' dedim."
Hasan Bey "Hıncal Abi yaşın kaç o zaman" dedi.
Hıncal Abi "Dokuz" diye cevap verdi ve devam etti: "Zaten küçük olduğum için dedem 'Sana oruç düşmez.
Hem yaşın küçük, hem sabah okula gidiyorsun' dedi. Ama ben ısrar ediyorum, ille de tutacağım diye. Neyse o gece davul sesiyle sahura kalktım. Niyet ettim, oruç tuttum. Ertesi gün öğleyin ikiden sonra zorlanmaya başladım. Topa beş-10 dakika kalmış ama ben kustum. Ve hiç bilmiyorum, kusmak orucu bozar mı bozmaz mı diye. Yattım divana uzanıyorum, anneannem başımda. Sonra dedem geldi, ben 'Gitti mi benim oruç beş dakika yüzünden dede' dedim. Dedem 'Oğlum bizim dinimizde esas olan niyettir. Sen oruç tutmaya niyet ettin. Son ana kadar dayandın. Başına gelen senin isteyerek yaptığın bir şey değil. Hepsinden Allah'ın haberi var. Senin orucun benim orucumdan bile makbuldür' dedi. 'O zaman ben oruç tutmaya devam etmek istiyorum' dedim. 'Tamam' dedi. Ama bundan sonra senin orucun öğleye kadar. Çocukların orucu böyle olur' dedi."
Hasan Bey "Tekne orucu" diye araya girdi.
Hıncal Abi "Sonra Ramazan'ın sonuna kadar oruç tuttum. Fakat arifenin önemini kulaktan kulağa duyuyorum. O gün tam gün oruç tutmaya karar verdim ve tuttum da. Bu sefer topa yetişmiştim. Benim ilk oruç maceram böyle" dedi.



KARS'TAKİ EVİMİZ OTEL OLDU
"Hasan Bey siz hatırlıyor musunuz ilk orucunuzu" dedim. Hasan Bey "Tabii ki" dedi: "Bizim aile çok dindardı. Annem de babam da oruç tutardı. Annem sahura kalkmaz, iftarlar da öyle aman aman yemek yemez, çok rahat tutardı orucunu. Ama babam sahura kalkardı. Ben beş-altı yaşlarındayım ve Kars'tayız."
Araya girdim "Sizin Kars'ta yaşadığınız o ev sonradan otel oldu diye biliyorum" dedim.
"Evet, otel oldu. Hatta Gezici Festival ile Kars'a gidince o otelde de kalmıştım. İlginç bir deneyimdi" dedi. Ama o günlere geri gitmişti Hasan Bey: "Ben, kardeşimle sahura kalkıyoruz. Okula gitmiyoruz ya. Tabii bize oruç tutturulmuyor. Sonra yedi yaşımda ilk orucumu tuttum. Muhtemel 'tutma' demişlerdir ama yine de tuttum. Hatta bir yaş küçük kardeşim Yavuz da tuttu. Akşam iftara oturduk, orucumuzu açtık. O zaman babamlar bana ve Yavuz'a şöyle dediler: Hasan sen, 'Orucumu Hasan Dedem'e hediye ediyorum', Yavuz sen de 'Orucumu Hüseyin Dedem'e hediye ediyorum' deyin. Biz dedelerimizi hiç göremedik kardeşimle... Bu laf bana çok dokundu, çok duygulandım ve ağlamaya başladım sofrada. Babam 'Ne oldu şimdi neden ağlıyorsun' dedi ama fayda etmedi"
Hıncal Abi "Vay be" dedi.
Hasan Bey "Evet ağladım Hıncal Abi" dedi. Sonra sözü Ramazan'ın yarattığı kültüre getirdi: "Ritüelleriyle durgun suya atılan bir taştır. Belki Ramazan eğlencelerine yetişemedim, onları okuyarak öğrendim ama iftar sofrası kültürünü yaşadım. Düşünün yılın değer aylarında günlük hayatın ritminde ne olacak, akşam olur, sofra kurulur, o sofranın nimeti de bellidir. Fakat Ramazan gelince, iftardı, sahurdu, insanların bir araya gelip sohbet etmeleriydi, bayramı beklemeleriydi... Çok renklidir. Ama kişisel olarak Ramazan demek benim için, gündüz vakti bu yazıyı okuyan okurlarımızdan özür dileyerek, güllaç demektir."
Hıncal Abi "Güllaç deyince tatlı yasağı ortadan kalkar. Her şey bir yana güllaç bir yana" diyerek araya girdi. "İlk defa" dedi: "Babamın köyünde Bandırma'daki Çavuş Köy'de yedim. Babam bir Ramazan akşamı 'Bugün iftara camii avlusuna gideceğiz" dedi. Gittik avluya hasırlar serilmiş, herkes evinden bir şeyler getirmiş. İftar sofrasının zenginliği nedir ilk defa orada gördüm. Güllacı ilk kez yedim. Yiyiş o yiyiş, bayıldım."

ESAS MESELE NİYET
Fakat söz güllaçtan açılmıştı ama benim aklım Hıncal Abi ile müftü dedesinde kalmıştı. "Hıncal Abi müftü dedeniz Muharrem Efendi ilişkiniz nasıldı?" diye sordum.
Hıncal Abi derin bir iç çekti ve "Dedem ile aram çok iyiydi. Benim benim inançlı bir insan olmamda çok önemli rol oynamıştır" dedi.
Derin bir sessizlik oldu. Hıncal Abi "İnançlı olmak bence dindar olmanın birinci şartıdır" diyerek o sessizliği kendisi bozdu ve ilk namazını nasıl kıldığını anlattı:
"Dedem iftardan sonra evimizin karşısında cami var, teravih namazını kılmaya gidiyor. Hepsini kaybettik Allah rahmet eylesin, Necati, Hayati ve Cemal dayımlar da gidiyor. Tutturdum 'Ben de gideceğim' diye. Dedem 'Teravih namazı uzun sürer sen dayanamazsın. Ben seni Cuma namazına götüreyim' dedi. 'Peki' dedim. Heyecanla cuma gününü bekliyorum. Ama öncesinde dedemin beni çağırıp namaz kılmayı öğreteceğini düşünüyorum. Dedemden ses seda çıkmıyor. Günler geçiyor, dedem beni çağırmıyor. Cuma günü oldu artık, 'Dede bugün Cuma namazına gitmeyecek miyiz?' diye sordum. 'Gideceğiz' dedi. 'Ama ben namaz kılmayı bilmiyorum nasıl olacak' dedim. 'Namaz kılmak zor değil, camiye gideceğiz. Camide imam var, gözün imamda olsun. O ne yaparsa sen de yapacaksın. Toplu namaz imama göre kılınır. İmamın da görevi namazı kıldırtmaktır' dedi.
'Tamam da ben duaları da bilmiyorum' dedim. O zaman 'Bak oğlum' dedi 'Sana oruç tuttuğun zaman bizim dinimizde temel ilkenin niyet olduğunu söylemiştim. Allah nezdinde önemli olan niyet etmektir. Onun ötesinde Allah her yerde olduğu gibi her şeyi de bilir. Yine bizim dinimizde imam seninle Allah arasındaki adam değildir. Bizim dinimizi, Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan ayıran en önemli unsur Allah ile insanın arasında bir aracı olmamasıdır. İmam sadece namazda hareketleri bir arada yapılmasını sağlayan, düzeni sağlayan kişidir. Sen ne düşünüyorsan, ne istiyorsan Allah'a söyle' dedi. 'Teşekkür edeceksen, bir şey dileyeceksen Allah'a söyle. Çünkü Allah'ın lütfunun sonu yoktur. Allah seni duyar, niyetini de bildiği için senin namazın geçerlidir' dedi."
Hasan Bey "Çok doğru söylemiş" dedi.
Hıncal Abi "İşte Suudi Arabistan'dan gelip akıl danıştıkları, Kilisli Muharrem Efendi bana Müslümanlığı böyle öğretti" dedi.
Aslında Hıncal Abi ile dedesi Muharrem Efendi'nin ilişkisi tam filmlikti. Hıncal Abi bu ilişkinin bir kısmını anlatmıştı ve tadı damağımızda kalmıştı.

GÜLLAÇ VE PİDE RAMAZAN'IN ŞEREFİYESİDİR
Söz güllaçtan açılınca "Pide unutulmasın" dedim. Hasan Bey de "Güllaç ve pide Ramazan ayının şerefiyesidir" dedi gülerek.
"Bir anımı anlatayım izin verirseniz" dedi"
"İzin ne demek, buyurun Hasan Bey" dedim:
Hasan Bey "Bülent Ecevit'i bir arkadaşımla bir Ramazan günü iftara götürmüştük. Ramazan pidesi geldi sofraya. Yeme içme konusunda kontrollü birisiydi. Ama meğer pideyi çok severmiş. 'Yahu' dedi bu 'Ramazan pidesini neden diğer aylarda da çıkarmıyorlar?' Ben de 'Efendim iyi ki çıkarmıyorlar, pidenin bütün haşmeti azlığındadır. Yılda bir defa çıkmasındadır, insanların kuyruğa girmesindedir' dedim. Aynı fikrimi hâlâ muhafaza ediyorum."
Hıncal Abi "Bakın yılın 12 ayında Ramazan pidesi yemek istiyorsanız Avusturalya'ya gitmeniz gerekir" dedi.
Şaşırarak "Avusturalya ya mı?" diye sorduk.
"Evet" dedi "Avusturalya" diye tekrarladı Hıncal Abi: "2000 Sidney Olimpiyatları için Avusturalya'ya Sidney'e gitmişiz. Sevgili ve rahmetli Kenan Onuk ile oradan oraya koşuşturuyoruz. Karnımız acıktı, 'Bir tost yiyelim devam edelim yolumuza' dedik. Fast-food dükkanlarının olduğu bir yere gittik. Bildiğimiz hamburgerler, sandviçler ve tostlar var. Fakat herkesin elinde bizim Ramazan pidesi... Dükkanlarda kocaman yazıyor: Turkish Pide. Sonra dikkat ettim her yerde var. Meğer orada en çok satılan sandviç, pideyle yapılanmış. İki türlü pide vardı. Beyaz unla ve esmer unla yapılan. Sidney İstanbul'dan daha büyük bir şehir, neresine giderseniz gidin fast-food'çularda pide bulunuyor. Tabii oraya Türkler götürmüş. Ve orada da epey rağbet görmüş."
Hasan Bey gülerek "Aslında İstanbul'da yılın 12 ayı güllaç yapan bir yer var ama neresi olduğunu söylemem" dedi.
Hıncal Abi "Pidenin ve güllacın neden yılın diğer ayları çıkmadığı zaten içime hep dert olmuştur. Ama Hasan Bülent de haklı. Belki her ay çıksa üzerine bu kadar konuşmazdık" dedi.