İki gün iki şehir: Brno ve Bratislava

İki gün iki şehir: Brno ve Bratislava

Çekya’nın ikinci büyük kenti Brno ve Slovakya’nın başkenti Bratislava seyahat rotalarına mutlaka eklenmesi gereken yerlerden. Orta Avrupa’nın sakin, kültürel dokusu kuvvetli ve uygun fiyatlara sahip bu iki şehrini gördükten sonra kıtanın geri kalanını da bir an evvel keşfe çıkmak isteyeceksiniz

İstanbul'da hazırlamaya başladığım, uçakta olgunlaştırdığım ve Viyana havalimanında son şeklini verdiğim iki üst düzey, prestijli İngilizce cümleye gerek duymadan pasaport kontrol noktasından yağ gibi akıp geçiyorum. Yurtdışı topraklarındaki ilk dakikalarımı alışılagelmiş, naif bir seyahat ritüeline ayırıyorum; kaybolmaya... Neyse ki kayboluşumu çok uzun tutmuyorum önceden sözleştiğimiz üzere Yunan dostum Alex ile buluşuyoruz ve Brno'ya doğru yola koyulmaya karar veriyoruz. Çekya'nın başkent Prag'dan sonraki ikinci büyük kenti olan Brno'ya en yaygın ulaşım şekli Viyana'dan karayolunu kullanmakmış . Biz de bu yolu tercih ediyoruz. Yol boyunca Alex ile milletlerimizin ne kadar birbirine benzediğinden, kültürlerimizin aslında ne kadar yakın olduğundan ve Survivor'dan bahsedip dünya kamuoyuna güçlü ve barışçıl mesajlar veriyoruz.

Çekya'nın Eskişehir'i
İki saatlik yolculuğun ardından Brno'dayız. Kente dair ilk intibam buranın sakin, düzenli fakat pek de büyük bir şehir olmadığı oluyor. Kimse korna çalmıyor, arabalar ve yayalar kırmızı ışıkta kesinlikle geçmiyor. Gerçi yayalar yeşil ışıkta da geçmiyor. Sanki gereksiz bir kontrolcülük ve dinginlik var gibi, neyse fazla takılmıyorum. Zira kentin mimarisi ve yeşil alanların çokluğu bu gibi özellikleri tolere etmemi sağlıyor. Çekya'nın Eskişehir'i yahut Bursa'sı diyebiliriz galiba buraya. Brno'yu keşfe çıkmaya karar veriyoruz. Alex'in bir işi olduğu için sokaklarda kaybolmak şerefine tek başıma nail oluyorum. Lost in Translation filmini andıran bir ruh haliyle otelden çıkıyorum. Acaba sağ taraftan mı kaybolsam sol tarafa gidip oradan mı kaybolsam diye hakikatli fikir çatışmaları yaşarken sağ taraftan kaybolmayı daha akla yatkın buluyorum. Üç dört dakika içinde ne kadar doğru bir karar verdiğimi de anlıyorum. Çünkü kendimi bir anda Brno'nun İstiklal Caddesi'nde buluveriyorum. Sonradan öğrendiğime göre buranın adı Malinovski Meydanı imiş. İşbu noktada ikinci seyahat ritüelini de keyifle devreye sokuyorum: Yabancı yerlerin Türkiye'deki eşleniklerini bulmak... "Ha burası İstiklal ise şu kafeler de buranın büfeleri herhalde, şu ATM'si önünde kuyruk olan banka Çekya'nın Ziraat Bankası olmalı, şu M işaretli yer de Brno'daki McDonalds'dır muhakkak..." derken oranın hakikaten McDonalds olduğunu görüyorum. "God bless capitalism" diyerek samimiyetsiz bir biçimde dalıyorum globalleşmenin Brno'daki kalesine. İçeride Çek kronundan başka bir para birimi kabul edilmediği için kendimi bir miktar euro'yu kasiyer hanımefendiye uzatıp "Buyurun üstü de sizde kalsın, beslenmem lazım benim" şeklindeki anlamsız ısrarların tam ortasında buluyorum. Öyle ki gün boyunca Avrupalı vatandaşlar sokaklarda müziğin ve eğlencenin peşinde koştururken ben daha temel ihtiyaçlarımı, su, yemek gibi, karşılayamadığımdan müşkül durumdaydım. Bir şekilde müzakereler sonuç veriyor ve ihtiyaçlarımı karşılamamın ardından Brno turuma devam ediyorum. Otelden çıktığım anda kaybolmamak adına kendime referans noktası olarak kabul ettiğim Pembe Tank'ın oraya gitmeye karar veriyorum. Öyle ki bu tankın bir referans noktasından öte bir manası olduğunu tahmin etmek güç olmuyor. Brno'ya yolu düşenlerin en favori fotoğraf çektirme noktalarından biri bu Pembe Tank'ın önü. Bu tankın şehrin göbeğinde ne işi olduğunu merak ediyorum. Bilgilendirme panosu da yalnızca Çekçe hazırlandığından derdime derman olmuyor, neyse ki internet var. 1991'de heykeltıraş David Cerny, 23 Sovyet tankını pembeye boyayarak kendini karmakarışık bir politik münakaşanın içerisinde buluyor. Eylemi her ne kadar sanatsal bir eylem olsa da aslında bir politik noktaya değinmiş oluyor ve bu ulusal anıtı tarihi öneminden uzaklaştırarak yüzeysel bir nesneye dönüştürüyor. İşte o 23 tanktan biri de Brno'da Kırmızı Kilise'nin tam önünde duruyor günümüzde. Bu noktada Kırmızı Kilise'den de bahsetmeden geçmek olmaz. Zira bu yapı da heybetli görünümüyle daha ilk andan fazlasıyla dikkat çekiyor. Mimar Heinrich von Ferstel'in 1867'de inşa ettiği yapı bir Protestan kilisesi ve günümüzde de Evangelistler tarafından kullanılıyor. Kilise aynı zamanda da kültürel anıt olarak kabul edilmiş.

Tuna Nehri büyülüyor
Ertesi günkü rotamız iki saat uzaklıktaki Slovakya'nın başkenti Bratislava. Bu kez yanımızda Portekizli bir gazeteci dostumuz da var. Bir Yunan, bir Portekizli ve bir Türk arabayla Brno'dan Bratislava'ya doğru yol alırken kendimize uygun, içine kolayca dâhil olabileceğimiz bir fıkra arıyoruz. Ancak her şey de olağan seyrinde ilerliyor ve olaysız bir yolculuğun ardından kendimizi Bratislava'nın sembol olmuş noktalarından Bratislava Kalesi'nin önünde buluyoruz. Kalenin içinde Tarih ve Arkeoloji Müzesi, sergiler ve restore edilmiş bir atmosfer bizleri bekliyor. Ancak bizim en bayıldığımız alan kalenin tepe noktalarından birisi oluyor. Çünkü bu alandan Tuna Nehri'nin ve Bratislava'nın nefes kesici ve hayranlık uyandırıcı manzarasını saatlerce izlemek mümkün. Ne yazık ki bizim o kadar uzun saatlerimiz olmuyor. Ancak yine de kısıtlı ve kıymetli dakikalarımızın olabildiğince keyfini çıkarmaya bakıyoruz. Bakıldığı zaman Bratislava da doku olarak diğer Orta Avrupa ülkelerinin şehirlerine yakın. Keza burası da tıpkı Brno gibi ucuz ve düzenli. Aynı zamanda yine kalabalık bir popülasyon da bulunmuyor kentte. Öğrendiğimize göre Bratislava'nın kahve dükkanları da epey nam sahibiymiş. Atanamamış fıkra karakterleri olarak bu bilgiyi de teyit etmek istiyoruz ve ziyadesiyle katılıyoruz. Çok fazla zamanımız olmadığı için Bratislava'da hızlandırılmış bir şehir turu yapıyoruz ve bu bile kente dair sempatimizin kafi ölçüde artmasına yetiyor. Fakat yapacak bir şey yok, arabada dört dakika kadar Bratislava'nın güzelliklerinden konuştuktan sonra bir başka ortak sohbet konumuz olan futbola geçiyoruz. Bratislava Kalesi'nin gözcüleri arkamızdan hüzünlü hüzünlü bakıyorlar...

Küba ile sınırlı değil
MSC Cruises tarafından organize edilen Küba hareketli Karayipler gemi seyahatleri devam ediyor. 7 ve 14 gecelik tur programları kapsamında Küba'da 2,5 gün gemide konaklanıyor. Ve bu sayede sadece Havana değil, ülkenin pek çok yerini keşfetme şansı oluyor. MSC Opera ile çıkılan seyahatin ortasında Küba'ya yeniden uğrayıp fazladan 1,5 gün geçirmek de mümkün. Karayipler'in gözde rotaları Jamaica, Cayman Adaları, Meksika, Belize, Honduras'ı keşfetme şansı da var. MSC Opera gemisi bu tur için 30 Eylül'de hareket ediyor.

Adriyatik'e yelken açın
Cenoa Sailing Yelken Okulu, deniz ve yelken tutkunları için yeni rotayı Montenegro olarak belirledi. Vize istemeyen Montenegro, uçakla İstanbul'dan sadece 1,5 saat uzaklıkta. Ülkenin başkenti Podgorica'dan, marinaların bulunduğu kıyı şehirleri Budva veya Kotor'a kısa sürede geçiliyor. 38-48 feet boylarında değişen Beneteau marka tekneler ile 2-4 kamaralı, 40-44 feet arasındaki lüks katamaran seçeneklerinden uygun olanı seçiyor, Adriyatik'in muhteşem doğa manzarasına yelken açıyorsunuz. Tatili ister günlük, ister uzun hafta sonu ister haftalık olarak planlayabilirsiniz. Tekneleri kaptanlı ya da kaptansız organize etmek mümkün