HAŞMET BABAOĞLU HAŞMET BABAOĞLU

Kapıyı bulup çıkmak için...

Ramazan'ın şükür ki, insanı gündelik hızdan çekip alan bir yanı, derin bir hikmeti var.
Yine de gündem öyle akıyor ki...
Bizim gibiler için gündemin dışında kalmak neredeyse imkânsız.
Yazacak çok şey var.
Yorumlayacak, uyaracak, bir de böyle baksak denilecek, hatırlatılacak, üzerine iyice parmak basılacak bir dolu şey...
Fakat tatsız bir gerçek de şu ki, kimse uzun uzadıya sorgulamalara yanaşmıyor, her şey en kolaycı yoldan ele alınıyor.
Daha beteri de her kesim kendi başına çalıp söylüyor, diğer taraftan dinleyen yok!
Hani ne desem...
Trump'ın veya Demirtaş'ın tek bir lafı üzerine yirmi küsur tv tartışması yapmanın dünyada olup bitenleri anlamaya yarayacağından emin değilim.
Neyse...
Şimdi buraya takılmayalım.
İzninizle önümüzdeki pazartesiye kadar, yani üç günlük bir ara vereceğim.
O yüzden bugün gündeme değil, modern insanın gündelik hayatının acıklı ve çaresiz görünen bir yanına değinmek istiyorum.
Bir yüzleşme daveti de denebilir..
Hiç değilse kendimize ve etrafımıza yalan söylememek ve "hakikat"in bizi bu çemberin çok dışında bir yerde beklediğini görebilmek için bir ilk adım...
***
Ortalıkta uçuşan şu iddialı sözleri hatırlayarak başlayalım...
Benim bedenim, benim ruhum, benim karakterim, benim hayatım, benim kariyerim, benim geleceğim...
Kendim olmak, sahici olmak, hayallerinin peşinden koşmak...
Bu lafların hepsi aslında gece görülen rüyalar gibi.
Sabah uyanınca başka bir dünyaya geçiliyor ve ne garip, kimse bunu itiraf etmiyor.
Mesela o senin sandığın bedene artık tıp sektörü, popüler kültür ve öğretilmiş endişeler öylesine hükmediyor ki, senin lafın zor geçer. Zaten gelenekten çoktan kopmuş, evden işe, işten eve koşturan bir beden o zavallı et yığını.
Hele o "kendin olmak" konusu çok gülünç!
Bütün hayatın bir performans sanatına dönmüş; kan ter içinde rolünü yapmaya çalışıyorsun ama "kendin"sin ha!
Bari kendini aldatma!
***
Modern insan adına "hayat" dedikleri bir makinenin çaresiz takipçisi, kölesi, kurbanı gibi...
Bir makine kadar "ruhsuz" fakat göz alıcı bir düzen bizi çevreliyor. Hatta dijitalizmin yaygınlaşmasından bu yana bu düzenin gerçekten de bir makine olduğunu söyleyebiliriz.
Bizi baştan çıkartmak için etrafımız ürünlerle çevriliyor, onlarla oyuncaklarla oyalanan çocuklar gibi oynayıp duruyoruz.
Düşünün...
Tam şu günlerde...
Maneviyat üzerine konuşmalar bile belli markalara sahip değilse, "gözde bir ürün" niteliği taşımıyorsa, alıcısı çıkmıyor.
Yani diyeceğim şu...
Çıkış için, çıkış kapısını tanıyıp bulmak için önce "kapalı kaldığımızı" bilip kabullenmemiz gerekiyor.