HAŞMET BABAOĞLU HAŞMET BABAOĞLU

Bakmazsak kaybolur, dinlemezsek susarlar

Fesleğenlere bakıyorum...
Bazısının ömrü kelebek gibi kısacık ama ayrılık vakti yaklaştıkça güzelleşiyorlar, avucunuza bıraktıkları rayiha yoğunlaşıyor.
Sonra vakit hızla geliyor. Bir geceden sabaha kuruyuveriyorlar.
Şimdi bu satırları yazdığım taş masadaki fesleğen ise ağustosu da çıkartmaya kararlı görünüyor.
Bitkiler konuşmaz mı? Siz öyle sanın!
Karşılıklı birbirimize aşk sözcükleri fısıldıyoruz.
Karıncalar ya da...
Dikkatle bakmadığımız için ürkünç bulduğumuz tarla yılanları...
Hele kuşlar...
Anlattıklarını dinlemeyi bilseydik mesela...
Tabii afetlere böyle hazırlıksız yakalanır mıydık?
Artık hepsi bir tatil aksesuarı olup çıktı.
Zaten vakit geliyor, işimize gücümüze dönüp varlıklarını unutuyoruz.
Sanki çoktan yeryüzünden çekip gitmişler de tv belgesellerinde hayatlarını sürdürüyorlarmış gibi...
***
Bugün güncel meselelerden falan söz açmak istemiyorum.
Şu biraz ötemde duran ve bana çok zaman önce koparıldığı ocaktaki ateşini özlüyormuş gibi gelen mavi emaye çaydanlığı anlatmak istiyorum.
Yerde taşların arasına düşüp kurumaya yatmış zeytin yapraklarını yazmak istiyorum.
Bir de kayıp zamanlarımız var.
Onları yazsam, olur mu?
Bakmadan, dokunmadan, koklamadan gelip geçen zamanlarımızı...
Sevmeyi, düşünmeyi, sohbet etmeyi (gençlerin jargonuyla söylersem) hızla "trip atmaya" dönüştüren huysuzluklarımızın içinde harcanıp giden zamanlarımızı...
Fakat bir dakika!
Öyle uzun boylu arkalarından üzülmek de doğru mu, emin değilim.
Çünkü hâlâ yapılacak çok şey var.
O sevdiğim yazar; C.Bobin hani diyordu ya...
"Kayıp zaman masada unutulmuş ekmek gibidir, kuru ekmek. Serçelere verebilirsin. Atabilirsin de. Ama süte batırır, yumurtaya bular ve bir tavada pişirip tıpkı çocukluğundaki gibi hoşnutlukla yiyebilirsin."
Olabilir mi bu?
Hakkını vererek hatırlamakla; pişmanlık ve yeniden değerlendirme (tövbe) yoluyla olabilir.
***
Sessizliğin bir sesi var...
Şehirde varlığından habersiz olduğumuz ses.
Kesintisiz öten cırcır böcekleri mesela...
Kıyıdaki çakılların üzerinden ağır ağır geri çekilen dalgalar...
Ve rüzgâr.
Ah o başına buyruk rüzgâr!
Durup dinlemeliyiz.
Hepsinin bize anlatacakları var.
Bilmeli ki...
Seslenen susar.
Bakılmayan, kaybolur.
Dokunulmayan, solar.
Buluşunca kıymetlerini bilmek gerek.