ATİLLA DORSAY

Sanatla sporun birleştiği gece

Spor ve sanat çok sık bir araya gelmez. İkisi de insanı insan yapan etkinliklerin en gözde alanlarıdır, ama nedense birbirlerine biraz kuşkuyla bakarlar. Örneğin biz SİYAD üyesi (veya değil) sinema yazarları bile, aramızdan futbolla sıkı ilişkisi olan, hatta maçlar düzenleyip şampiyonluk için sahaya çıkan arkadaşlarımıza biraz "şüpheli insan" muamelesi çekeriz!..
Ama cuma gecesi Londra olimpiyatlarının açılış törenini adeta nefes nefese izlerken, büyük zevk aldım. Dünyanın en görkemli spor etkinliğine böylesine sanatsal bir açılış ne güzel bir buluşmaydı.
Herkesin dersler alması gereken....
Ünlü yönetmen Danny Boyle'un hazırladığı açılışta, elbette İngiliz tarih ve kültürü ön plana çıkarılmıştı. Ama asla koyu milliyetçiliğe ve ilkel şovenizme düşmeden, en kutsal kurumlarıyla ince ince dalga geçerek...
Böylece bin yıllık monarşizmin temsilcisi Kraliçe Elizabeth'i "majestelerinin casusu" James Bond'la (Daniel Craig anlayınız!) el ele verip uçaktan paraşütle olimpiyat stadına indirmekten çekinmediler (bizim demokrasimizde hangi siyasi böyle bir şakayı kaldırırdı!); ulusal marşlarını bir bölümü engelli çocuklara söylettiler; tarihlerinin hamasi olaylarının yerine Britanya adalarında tarımdan sanayiye ve kırsaldan kente geçişin son derece evrensel serüvenini anlattılar.
Ve elbette tarihten günümüze ünlü figürlerini. Örneğin Florence Nightingale'i ve kurucusu olduğu hemşerilik mesleğini... Kenneth Branagh aracılığıyla Shakespeare'i ve tüm o görkemli edebiyatlarını...
Chaplin'den Churchill'e 20. yüzyılı yaratan büyük insanlarını... The Beatles'den Queen'e, The Rolling Stones'dan The Who'ya, David Bowie'den Eric Clapton'a müzik dehalarını... Mary Poppins'den Chitty Chitty Bang Bang'e tipik İngiliz filmler anıldı. Dikkatli gözler, bir an için dev perdede Dört Nikâh Bir Cenaze'de Andie Mc Dowell-
Hugh Grant çiftini veya Michael Powell'in ünlü Bir Ölüm-Kalım Meselesi filminde David Niven'in yüzünü seçebildiler.
Çocuklar çok gözdeydi, sık sık anıldılar. Frankenstein'den Dracula'ya o ünlü fantastik edebiyatları, en son gelip çağdaş Harry Potter serüvenleriyle noktalandı. İrlanda ve İskoç kültürlerine de değinildi.
Bir ara, Amerikan kökenli de olsa rock'n roll ve disco'ya da uğradı, sürekli eğlenip dans eden gençler... Aralarında, hem de "baş rollerde" farklı renkler vardı: özellikle Jamaicalı olmalılar... Böylece bir ırklar karmaşası olan Londra'nın ve bir hoşgörü toplumu olan İngiltere'nin temsil ettiği değerler önümüze geldi.
Bu arada, 1924 olimpiyatlarında iki İngiliz atletinin öyküsünü anlatan spor filmi klasiği, Oscar'lı Chariots of Fire- Ateş Arabaları, Vangelis'in ünlü müziği eşliğinde perdeye geldi. Rowan Atkinson, nam-ı diğer Mr. Bean'in inatçı sabotaj girişimi eşliğinde!... Bir gerçek öpüşme sahnesini ise Shrek'den Maymunlar Cehennemi'ne çok farklı öpüşmeler izledi!... Sonlarda Amy Winehouse da anıldı. Ve işin müzik bölümünü kapatma onuru, "sir" Paul McCartney'e düştü. David Beckham ise bir ara ünlü meşaleyi taşıdı.
Elbette tüm bunlar, temelde İngiliz kimliğinin tanıtımına yönelikti.
Ama bir müzik, sanat, dans ve mutluluk hissi baştan sona egemen oldu. Şöyle düşünmekten kendimi alamadım: işte katılmak istediğimiz Batı uygarlığı buydu. İnsana insan gibi bir hayat sunan, farklılıkların kabul gördüğü, vatandaşlarını mutlu eden bir toplum. Irak'tan Suriye'ye, Afganistan'dan Sudan'a kimileri çok yakınımızdaki sayısız ülkenin her gün iç içe olduğu ölüm, kan ve dehşet yerine güzellik, özgürlük ve demokrasinin hayata geçtiği bir toplum. Ve de özellikle Londra'nın yüzyıllardır değişmeyen mimarisi, bir metre karesi bile eksilmeyen yeşili ve geniş kamusal alanlarıyla temsil ettiği bir şehircilik anlayışı.
Olimpiyatları istiyoruz. Haklı ve güçlü olarak.. Ama tüm bunları da verebilecek ve o zor sınavı geçebilecek miyiz?