YÜKSEL AYTUĞ YÜKSEL AYTUĞ

10,9,8,7,6...

Sevmedim, sevmiyorum, sevmeyeceğim... Yıllarca spor yazarlığı yaptım ama boksa bir türlü ısınamadım. İnsanların birbirlerine seslerini yükseltmesine bile tahammülü olmayan benim gibi birinin zaten böyle ağır şiddet içeren 'sözde' spor dalına ilgi duyması da beklenmezdi.
Boksla ilgili ilk hayal kırıklığımı yine ekran başında yaşamıştım.
Çocukluğumda, Müslüman boksör olduğu için sabaha karşı 04.00'te saati kurarak izlediğimiz Muhammed Ali Clay en büyük kahramanlarımdan biriydi. Ama onu bir gün yine aynı televizyonda Parkinson hastası olarak gördüğümde beynimden vurulmuşa dönmüştüm.
Dudaklarının kenarından dökülen salyaları toparlayamıyordu. 'Kelebek gibi uçan, arı gibi sokan' o müthiş adam gitmiş; yerine titreyen, adım atmakta bile güçlük çeken, ağır hasta bir adam gelmişti.
Nedeni, yıllardır kafasına aldığı sert darbelerin yarattığı tahribattı. Beyin hücreleri ile beraber sinir sistemi de harap olmuştu. Pek çok boksörün kaderi gibi....
Benzer bir şoku 7 Temmuz gecesi Kanaltürk ekranlarında yaşadım. Şampiyon boksörümüz, milli gururumuz Sinan Şamil Sam yorumculuk yapmaya çalışıyordu. Ama rahatsızlığının elverdiği ölçüde... İçim cız etti, yüreğim eridi. Tabii ki Sinan'ın hastalıktan bir eskiv ile kurtulacağından, kontra bir kroşe ile onu devireceğinden umudum var. Hakem, geri sayımı bitirmeden, Sinan ayağa kalkacak. Ama dedim ya, ben bu boksu sevmedim, sevmiyorum, sevmeyeceğim...