YÜKSEL AYTUĞ YÜKSEL AYTUĞ

Ya televizyon olmasaydı?

Aklımda şöyle bir film senaryosu var:
İskoç mucit John Logie Baird, televizyonu icat etmeye çalışırken elektrik akımına kapılır ve maalesef vefat eder.
Durum böyle olunca televizyon da icat edilemez...
Peki bu 'tersine icat' acaba dünyamızı nasıl değiştirirdi?
Yani televizyon olmasaydı halimiz nice olurdu? İşte aklıma ilk gelenler:
Apartmanda iki kat altımızda oturan komşumuzun ismini, ne iş yaptığını, hatta çocuklarının bile ismini bilirdik.
Çünkü akşamlarımızı dizi başında çekirdek çitleyerek değil, komşularımızla muhabbet ederek geçirirdik.
Çocuğumuzun matematik sınavının nasıl geçtiğinden ya da okulda edindiği yeni sevgilisinden anında haberdar olurduk. Çünkü o zaman anne, baba ve çocuk ayrı odalarda ayrı televizyonların başında olmazdı.
Elektrikler kesildiğinde hâlâ aptal aptal televizyona bakmazdık.
Eskiden olduğu gibi; çoğunluğun evinde, televizyon sehpasının bulunduğu yerde bir kütüphane olurdu.
Eski futbolcular, jübile yaptıktan sonra ya takım çalıştırır ya da benzinci işletirdi.
Çünkü televizyon olmadığı için 'televizyonda spor yorumculuğu' diye bir meslek de olmazdı.
Esra Erol, sadece mahallesindeki gençlerin arasını bulan 'yerel bir çöpçatan' olarak kalırdı.
İnsanlar ömür boyu aynı yastığa baş koyacakları müstakbel hayat arkadaşlarını izdivaç stüdyolarının izbe çay odalarında değil, kuşların cıvıldadığı çay bahçelerinde tanıyor olurlardı.
Ortada dizi diye bir şey olmadığı için şehrinizdeki tiyatroda hangi oyunun oynandığından haberdar olur, hatta oyunları en az iki kez izlemiş bile olurdunuz.
'Issız adada tek başına' denildiğinde aklımıza önce Turabi değil, hâlâ Robinson Cruiso geliyor olurdu.
Mahallenin güzel kızları ve yakışıklı gençleri televizyon sayesinde şöhret olup hemen 'ilah ya da ilahe' haline gelmedikleri için en umutsuz aşıkların bile hâlâ yüreklerinde umut ışığı olurdu.
Televizyon yüzünden beyinlerimiz sürekli reklamla meşgul edilmediği için paramızın daha büyük bir bölümü cebimizde kalırdı.
Okan Bayülgen, Paris'te bohem bir genç, Beyazıt Öztürk ise Eskişehir'de mütevazı bir radyocu olarak kalırdı.
Doğduğumuz andan itibaren daha az radyasyona maruz kalacağımız için kanser vakaları bu denli yaygın olmazdı.
Maçları, temsilleri, konserleri kulağımızı radyoya yaslayıp dinlediğimiz için hayal gücümüzle daha bir dost kalırdık.
Televizyonun icadının olumlu yönleri de yok değil.
Mesela, televizyon icat edilmemiş olsaydı, Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında Hande Fırat'a bağlanamaz, 16 Temmuz sabahı kapkaranlık bir kabusa uyanıverirdik.
Her akşam periyodik olarak kaybettiğimiz yakından kumanda aletini, 'Koltuğun arasına mı düştü acaba?' diye panik içinde aramazdık.
Veeeee... Bu garip kulunuz, şu yaşında hâlâ sırtında çantasıyla spor muhabiri olarak Fenerbahçe antrenmanlarını izliyor olurdu... Bunun da iyi mi, daha kötü mü olduğuna varın siz karar verin!..