YÜKSEL AYTUĞ Sabah YÜKSEL AYTUĞ

İşte benim polisim

Eğer haber bültenlerini düzenli olarak izliyorsanız, mutlaka görmüşsünüzdür. İstanbul Kağıthane'de devriye gezen polis memuru, yolda tek başına oturmuş etrafa bakınan yaşlı bir kadını fark etmiş. Yanına gittiğinde onun kaybolduğunu anlamış, alıp merkeze götürmüş. Fark etmiş ki, yaşlı kadının karnı aç. Hemen yemek söylemiş. Bu kadar mı? Değil tabii ki... Zaten o kadar olsa, haber bültenlerine konu olur muydu hiç... Polis memuru; söylediği çorbayı, bebeğini besleyen bir anne titizliğiyle yaşlı kadına eliyle kaşık kaşık içirmiş, meslektaşları da bu duygulu sahneyi kaydetmiş. Görüntüler öyle güzeldi ki... Merhametli polis memuru, her kaşıktan sonra annemizin ağzını büyük bir özenle siliyor, onu hoş sözlerle avutmaya çalışıyordu. Neden sonra onun bir Alzheimer hastası olduğu, yaşlı eşi tarafından köşe bucak arandığı ortaya çıktı ve kocasına teslim edildi. Zor şartlarda, fedakarca görev yapmasına karşın hemen her fırsatta eleştirilen, suçlanan, hakarete maruz kalan 'gerçek' polislerimiz adına ne kadar gurur verici bir tabloydu.
Size bir şey itiraf edeyim mi? Bu yazıyı sizinle bir güzelliği paylaşmak için kaleme almaya başlamıştım. Şimdi ise utandığımı fark ediyorum. Sadece polis memurlarının değil, her sıradan vatandaşın aslında yapması 'gereken' son derece 'doğal' bir davranışı burada allayıp pullayıp sizlere aktarmak zorunda kaldığım için utanıyorum. Görüyor musunuz, insanlığa ne kadar da muhtaç kalmışız... Fark ediyor musunuz, vicdana, merhamete nasıl da susamışız... Çünkü bir gece önce aynı haber bülteninde, bir hırsızın küçücük bir çocuğun solunum cihazını çaldığını izleyen de bizdik, oturduğu evi almak için öz evlatları tarafından dövülüp yüzü gözü mosmor olan nineyi izleyen de...
'Vicdanımızın polisi' olamadığımız için 'polisin vicdanına' sığınmamız işte bu yüzdendir...