YÜKSEL AYTUĞ YÜKSEL AYTUĞ

Bu takım bizi hak etmiyor!

Yazıyı, İzlanda hezimetinin hemen ardından yazdım. Ama hafta sonu sayfalarımız iki gün önceden hazırlandığı ve pazartesi günü de yazı günüm olmadığı için size ulaşması bugünü buldu. Eminim, pek çok yazardan bu konuda farklı yorumlar okumuşsunuzdur. Ama rötarlı da olsa, ben de içimi dökmek istedim.
Sinirimi bozan, ortaya konulan kişiliksiz futboldan ziyade; üç maç için getirilen Rumen teknik direktör Mirceau Lucescu'nun yedek kulübesinde değil de 'tribünde' olmasıydı. Çünkü sinirlerine hakim olamadığı için bir önceki maçta fairplay'e muhalif hareketlerde bulunmuş, FIFA da cezayı basmıştı. Yahu Luce denen muhterem, zaten sana sadece üç maç için ihtiyacımız vardı. Afranı tafranı kendine saklayıp sinirlerine hakim olsana... Genç futbolcular, kendini bile kontrol etmekte zorlanan bir hocadan ne öğrenebilirler, ona nasıl güven ve saygı duyabilirler ki!
Peki onurlar ayaklar altına alınarak affedilip Milli Takım'a yeniden çağırılan Arda Turan ve Emre Belözoğlu'na ne demeli? Varlığınız ile yokluğunuz arasında ne fark vardı söyler misiniz? Gazeteci dövmenin cezasının 'sadece bir maç olduğunu' bize öğreten 'Arda affı', aslında 'çaresizliğin' bir ifadesiydi. Tıpkı "Burası Çavuşesku'nun Romanya'sı gibi olmuş" deme gafletinde bulunan Lucescu'nun Milli Takım'ın başına getirilmesinin 'acizlik' olması gibi... Luce takımın, orada olması gereken Yılmaz Vural ise yorumcu olarak mikrofonun başındaydı. Rumen çalıştırıcı, eğer Yılmaz Vural'ın kafasındaki düşüncelerin yarısına sahip olabilseydi, sahadan en az bir beraberlik ile ayrılırdık.
Yılmaz Hoca'nın yayın boyunca sadece bir sözüne katılmadım. Şöyle dedi: "Sahada ellerinden geleni yapan bu çocuklara diyecek hiçbir sözümüz yok." Hayır hocam, benim söyleyecek birkaç lafım var. İş; sevgili değiştirmeye, medyaya laf yetiştirmeye (hatta gazeteci dövmeye), transfer döneminde deste deste para saymaya, karısına en lüks otomobili almaya, o bar senin, bu pavyon benim gezmeye gelince 'performanslarına' diyecek yok. Ama iş Milli Takım için sahaya 'yüreğini' koymaya gelince, püfff! Bu hezimet aslında kısıtlamanın kalkmasıyla ortaya çıkan 'ligimizin yabancı futbolcular tarafından istila edilmesinin' kaçınılmaz bir sonucudur. Gomiz'i santrafor olarak sahaya süremeyeceğine göre, şimdi ayıkla bakalım pirincin taşını...
En çok da maç 3-0'a gelmişken bile boğazını yırtarcasına 'Türkiye, Türkiye' diye bağırmaya devam eden muhteşem Eskişehir seyircisine yazık oldu. Vallahi de billahi de bu takım, bu seyirciyi hak etmiyor!
Son sözüm yine formalar için olacak. Daha kırmızı-siyah formaların medyaya tanıtıldığı ilk gün bu köşeden isyan etmiştim. Sonradan Hıncal Uluç ve Mehmet Demirkol gibi meslektaşlarım da aynı duygu ve düşünceler içinde tavır koydular. Ama Federasyon, 'az önce yarı beline kadar saplandığı bataklıktan yeni çıkmış gibi görünen' o formalardan vazgeçmedi. Milli ruhu, heyecanı önce o formayla yok ettiler. Şimdi o bataklıktan çıksınlar bakalım...