ÖNCEL ÖZİÇER

Biraz oradan biraz buradan...

Bugün biraz sağdan, biraz soldan dedikodu yapalım. Hava çok sıcak, tek bir konuya odaklanamıyorum çünkü... Sahi ben galiba ciddi ciddi kışı özledim...

* Altın Portakal...
Levent Kırca, Altın Portakal jürisinden çekilmiş. Sebep; Hülya Avşar'ın aynı jüriye başkan seçilmesi. Fındık kadar sinema kültürü olan bir insan bile artık bu festivali ciddiye almaz zaten ama yine de 'dinime küfreden Müslüman olsa' durumu var burada.
Ayşegül Aldinç falan varmış jüride, düşünün artık.
Bir insanın hiçbir çaba sarfetmeden, eğitim almadan, Allah vergisi hasbelkader ortaya çıkmış bir rol kesme yeteneği var diye yedinci sanata hakim olduğunu düşünebilmek başlıca zevzeklik.
Aman neyse, bu festival hiç umrumda değil ki jürisi olsun! En küçük itibarı kalmamış bir ödül bu.
Ne halleri varsa görsünler.

* İdo kes şu bıyıkları çocuğum...
Ünlülerin çocuklarına uygulanan paparazzi takibi de bu aralar beni gerdi. Bu takipten ve tacizden en çok nasibini alanlardan biri de İbrahim Tatlıses'in oğlu İdo.
Ben gencecik çocukların hayatlarının bu kadar didiklenmesine ve gençliklerini yaşıtları gibi doya doya yaşayamamalarına çok üzülüyorum.
Geçenlerde bir parti vermiş mesela İdo. Basına 'İdo'nun çılgın partisi' diye yansıtıldı.
Ne yapmış çocuk çılgınlık olarak?
Arkadaşlarıyla havuz başında makara yapıp yüzmüşler işte.
Ha bir de şampanya patlatmışlar.
Vay vay vay! Çılgınlığı kes!
Oysa o parti fotoğraflarındaki tek çılgınlık; İdo'nun korkunç bıyıkları ve hapishane dövmesi gibi duran kolundaki o dövme.
Evladım kimse uyarmıyor mu seni? Bak ben bir ablan olarak acı acı söyleyeyim. Kırılacaksın belki ama inan arkandan konuşulanlar bunlar. Lütfen o üçüncü kaş gibi duran tuhaf bıyıklarını kes. Dövme konusunda ise artık uyarmak için çok geç, yapılacak bir şey yok.
Evet, farkındayız babana olan aşkından yapıyorsun bütün bunları. Ama inan olmuyor, biraz komik duruyor. Boyuna posuna aldanmamalı, daha çocuksun. Ve henüz kendi haline bırakılmamalısın. (Yazıyı yazdıktan sonra öğrendim ki İdo bıyıklarını kesmiş; aklın yolu bir demek ki...)

* Kaldık öyle kitapsız, dizisiz...
Bu yaz şezlong kütüphanesi hiç iyi rekolte vermedi, değil mi? Şöyle güneşin altında devrilirken bizi yormayacak, 'acaba ne demek istedi' diye bir cümleyi iki kez okutturmayacak, şıkır şıkır akan bir kitap çıkmadı.
Yabancı dizilerimin de hepsini kışın sezon sezon tükettim, akıl edip de bir-iki tanesini yaza saklamadım.
Şimdi özellikle akşamları evde vakit geçirmek imkansız hale geldi.
Okuyacak kitap yok, izleyecek film, dizi yok. Ne var? Kendini mecburen sokaklara atmak var.
Ama ona da ne bütçe, ne karaciğer dayanır artık kardeşim.
Haydi bitsin şu yaz. Ben çok sıkıldım.

* Alaçatı'nın şımarık halkı...
Sokaklardan bahsetmişken; Alaçatı'nın bu yaz hem en tazesi, hem de en gözdesi Sobe oldu.
Hani size geçen gün Çeşme sapığı Sunny'den söz etmiştim ya...
Komşuların çamaşır tellerinden donları çalıp eve getiren sarman kedi hani. Hah işte o Sunny'nin babasıyla, amcası; yani Cüneyt ve Doğukan açtı Sobe'yi.
Kendi halinde, müşterileri hep birbirini tanıyan insanlardan oluşan tam bir kasaba buluşma yeri. Evde değilsem kesin ordayım.
Geçenlerde yine bahçeye doluşmuş bir güzel eğleniyorken hooop kafamızdan aşağı sular boşaldı.
Neden? Çünkü Alaçatı'nın bazı şımarık ve saygısız yerli halkı, gece uyku vakitleri geldiğinde etrafta çıt çıksın istemiyorlar. Sobe'nin yan komşusu yaşlı bir amca da leğene doldurduğu suları yan bahçede eğlenen onca insanın üzerine boşaltmakta bir sakınca görmüyor.
Gerçekten -bazı- Alaçatılılar çok nankör. Beş para etmeyen ahırları, depoları, yıkıntı, harabe evleri trilyonluk değer kazandı, cepleri yazın topu topu iki ay katlanacakları bu insanlar sayesinde para gördü ama onlar hâlâ şımarıklık peşinde.
Yahu kardeşim zaten yılın 10 ayı hiç çalışmadan yan gelip yatarak geçireceğiniz ve sessizlikte bol bol uyuyacağınız günler var. İki ay da biraz az uyusanız çatlar mısınız?