ÖNCEL ÖZİÇER

Her şey 'gişe' içinmiş

Geçen gün hayırlı bir iş için İzmir'e gitmem gerekti. Birkaç saat kalıp dönerim diye düşünüyordum ki; neredeyse dönemiyordum!
Çeşme'de mesafeler kısa olduğu için klima çalıştırma gereği duymuyorum. Fakat çöl sıcağında otobana çıkınca ihtiyaç hasıl oldu tabii ve ben fark ettim ki meğer klima çalışmıyormuş. Gazı bitmiş.
Neyse moralimi bozmadım açtım camları, açtım radyoyu, erimek üzere olan asfaltı görmezden ve verdiği ısıyı hissetmezden gelip, başladım yolu tüketmeye.
Fakat sıcak inanılır gibi değil. Gözüm hararet göstergesinde ve o ne?
İbre yükseldikçe yükseldi. Ve benim aklım da başıma işte o an geldi.

ARABININ BAKIMI GECİKMİŞ
Ben, bu arabaya en son bakımı ne zaman yaptırmıştım? Yavrucağın; yağını, suyunu ne zaman vermiştim?
Altı ayı geçmiş sanırım. Hatta epey geçmiş. "Eyvah" dedim "Şimdi alev topuna dönüşüp atmosfere kül olarak karışacağım."
Hemen yoldan Engin'i aradım, benim arabanın doktoru kendisi. "Amerikan Engin" deriz biz ona. Çünkü uzmanlık alanı Amerikan arabaları.
Dedim ki telefonda; "İşimi halletmeden doğrudan sana geliyorum; yağı, suyu hazırla..."
Ve heyhat planlarım ne zaman benim istediğim gibi gitti ki zaten?!
İkinci Sanayi'den ayrılışım yaklaşık 7 saati buldu!
Çünkü benim yavru meğer Allah'a emanet gidiyormuş. Bakımsızlıktan perişan olmuş. Biraz daha kaputu açtırmasam, Fred Çakmaktaş gibi ayaklarımı yerde sürüyerek kullanacakmışım.
Neyse o cehennem sıcağında bu işlerle uğraşmak gerçekten beyni hafif eritti ama sorunlar da tek tek çözüldü.
Yalnız yaşayan ve her sorununu bir başına halleden bir kadın olarak bazılarınıza bir sanayi sitesinde 7 saat araç başında beklemem garip gelebilir ama bu işler böyle.

BULAMADIK KALIN BİR ENSE
Biz de bayılmıyoruz ama işte bulamadık sırtımızı yaslayacak kalın bir ense! (Amannn Allah korusun şakasını bile yapmamam lazım! İçim kalktı bak...)
İşleri hallettim, akşamın bir saati yine Çeşme'ye doğru yola çıktım.
Fakat kafa artık kapasite üstü çalışmaktan hücreleri bile renk değiştirmiş. Ben Bornova'dan otobana Çeşme diye bir çıktım, kendimi Kuşadası yolunda buldum!
Evet bin kere geçip gittiğim yolda, Çeşme çıkışını kaçırmışım.
Evden tedarikli çıkmadığım için yanımda para yok ve yolu çok uzattığım için de yakıt bitmek üzere.
Bu durumla baş başa kalan her kadın gibi tabii ki önce oturup bir güzel ağladım.
Allah da benim cezamı versindi, eşek kadar olmuştum ve hâlâ evimin yolunu şaşırıyordum.
Sonra şöyle bir toparlandım. Çantayı ters çevirip boşalttım. Neyse benzinciye öpücük yerine verecek kadar para çıktı.

YOL KENARINDA BİR KÖPECİK
O işi de halledip zar zor Çeşme'ye ulaştım. Tammm Alaçatı gişelere yaklaşmıştım ki; işte bütün gün bu olayların neden başıma geldiğini anlayıp benim aksilik zannettiğim her şeyin asıl sebebiyle karşılaştım.
Yolun ortasında, yanından vızır vızır arabalar geçerken öylece taş kesilmiş duran üç-dört aylık bir çoban köpeciği.
Göz göze gelmemizle benim sağa yanaşmam birkaç saniye içinde oldu.
O uslu uslu yanına gidip onu kucaklamamı bekledi. Kemikleri sırtından fırlamış, belli ki açlık ve susuzluktan perişan olmuş. Artık araçlardan kaçacak hali kalmamış.
Yan koltuğa uslu uslu oturdu, eve kadar çıtını çıkarmadı.
O kadar bitkindi ki verdiğim yemeği yatarak yedi. Suyunu da öyle içti.
Adı GİŞE oldu...
Şimdi tedavisi sürüyor. Sürekli öksürüyor. Akciğerlerinde enfeksiyon varmış. Hâlâ pek bitkin.
Belli ki bütün gün orada beni beklemiş.
Bir kadın gelip beni kurtaracak demiş.
Ben de diyorum: "Neden araba bozuldu ve ben neden en iyi bildiğim yolu şaşırdım."
Sormamak lazımmış.
Meğer o gün; beni bekleyen, kurtarılacak bir can varmış.