M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

En asil duygunun tarihçiliğinden apolojetik tarih yazımına

Erken Cumhuriyet siyasetlerini meşrulaştırma amaçlı bahane bulucu (apolojetik) tarih yazıcılığının popülerleşmesi, uzun yıllar altınçağcılığı tarihçilik olarak algılamış bir toplumda olumlu bir adım olarak görülebilir. Buna karşılık bahane bulucu tarihçiliğin de ciddî sorunlara yol açtığını unutmamak gerekir

Toplumumuzda Erken Cumhuriyet dönemini kutsayan altınçağcı tarihçiliğin uzun süren egemenliği sonrasında, apolojetik (bahane bulucu) tarih yazımının yaygınlık kazanmaya başlaması önemli bir gelişmedir.
Bahane bulucu tarih üretilirken, Erken Cumhuriyet siyasetleri ve tezlerinin kutsanması yerine bunların sorunlu oldukları zımnen kabul edilmekte, ancak bunlara bahaneler bulunmaya çalışılmaktadır. Profesör Levent Yılmaz'ın ifadesiyle "en asil duygunun tarihçiliği"nden "bahane bulucu" tarih yazımına geçilmesi olumlu bir adım olarak kabul olunabilir. Ancak apolojetik tarihçiliğin de en azından altınçağ kutsayıcılığı kadar sorunlu olduğunun altının çizilmesi gerekir. Nitekim Türkiye'de popülerlik kazanma eğiliminde olan bu tür tarihçilik dünyada fazlasıyla eleştirilmekte ve marjinalliğin ötesine gidememektedir.

Dönemin koşulları
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürü Zafer Toprak tarafından derlenen Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji kitabı popülerleşen bahane bulucu tarihçiliğe verilebilecek en çarpıcı örneklerden birisidir.
Çalışmanın fizikî antropoloji, Sosyal Darwinizm ve ırk kuramlarının asır sonu dünyası bilim çevrelerindeki yaygınlığını vurgulayan kuramsal çerçevesi, bahane bulucu tarihçiliğin can simitlerinden olan "dönemin koşulları" tezini dile getirmektedir.
Bu yaklaşımın önemli bir sorunu ırkçılık ve Sosyal Darwinizm benzeri akımların "tek parti siyasetleri" haline gelmelerini "entelektüel popülerlik" üzerinden meşrulaştırmasıdır. Gerçekte ise entelektüel tartışma ve otoriter devlet siyasetleri birbirinden farklıdır. Nitekim Pittard, Papillault ve Haddon'ın tezleri İsviçre, Fransa ve İngiltere'de devletin ırkçı siyasetleri dayatması, lise ders kitaplarında ırkçılığın övülmesi benzeri neticeler yaratmamıştır.
Derlemenin "Dönemin koşulları" temelli yaklaşımına göre ırkçılık, Sosyal Darwinizm benzeri kuramlar dönem dünyasında bu derece popülerken ve "bilimsel"likle taçlandırılırken, "bir millet inşaı" vazifesini üstlenmiş, bilimi tek yol gösterici benimsemiş Erken Cumhuriyet'in başka bir seçeneği olamazdı. Dolayısıyla antropometrik çalışmalar, ırkçılık, Sosyal Darwinizm bir "aydınlanma"nın sağlanması amacıyla kullanılmışlardı. Amaç "halisâne" olduğu için de kafatası ölçümlerinden devlet denetiminde 64,000 kişi üzerinde gerçekleştirilen deneylerle Türkiye'nin antropometrik haritasının çıkarılmasına, anlamsızlık rekoru kıran Türk Tarih Tezi'nden tüm dillerin proto-Türkçe'den doğduğunu savunan Güneş Dil Kuramı'na ulaşan tüm uygulama ve tezlere farklı bir açıdan bakılması gerekmektedir.
Zaten bunlar Batı'daki örneklerde olduğuna benzer kötü sonuçlar yaratmamışlar, toplumun laikleşmesine, aydınlanmasına, uygarlık kavramının içselleştirilmesine ve millet bilincinin uyanmasına neden olmuşlar, sonra da bir kenara bırakılmışlardı. Dolayısıyla sorunlu olabilecek, pek çok Batı toplumunda olumsuz etkiler yaratan kuramlardan Erken Cumhuriyet liderlerinin dehâsı ve akademisyenlerinin bilinci nedeniyle, "aydınlanma" gibi fevkalâde olumlu neticelere varabilmek mümkün olmuştur.

Bizim ırkçılığımız iyiydi
Söz konusu derlemenin bahane bulucu tarih yazımına yaptığı en önemli katkı Erken Cumhuriyet'in ciddî bir ırkçılığa dönüştürülen fizikî antropoloji temelli tezlerinin meşrulaştırılması alanında sahnelenmektedir. Bu yaklaşıma göre Erken Cumhuriyet'in "ırk sorunu" içe değil, dışa dönüktü, "Batı'daki önyargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu" ve Türklerin de "Avrupalılar gibi uygar bir ırktan geldiklerini ispata çalışıyordu." Avrupalılar Türkleri "sarı ırk" kategorisine soktuklarından, başka bir çare yoktu. Bunun da ötesinde Erken Cumhuriyet dönemi Türk fizikî antropolojisi Alman Ârî ırk kuramına karşı çıktığı, brakisefal Alpin ırkının üstünlüğünü vurguladığı için zararlı ırkçılıkla kıyaslanamazdı. Üstüne üstlük Tarih I kitabında "ırklar arasında bugün görülen farkların tarih bakımından ehemmiyeti pek azdır" denmesine bakılırsa âdeta "ırkçı olmayan bir ırkçılık" yapılıyor, ırk, "millet" anlamında kullanılıyordu. Söz fazla dolandırılmadan söylenirse "bizim ırkçılığımız iyiydi."

Bahane bulmanın zorlukları
Bu yaklaşım ele aldığı dönemi tarihselleştirme maskesi altında amatör düzeyde bahane bulucu tarihçilik sahnelerken, doğal olarak ya tarihsel malzemeyi çarpıtmakta ya da onun bir kısmını görmezlikten gelmektedir.
Örneğin Rum ve Yahudi mezarlıklarından çıkarılan kemik örnekleriyle Türk kadavralarından alınanları karşılaştıran bir yaklaşımın sadece dışa dönük olduğu oldukça tartışmalıdır. "Kürt, Laz, Çerkez gibi etnik ayırımlara" gidilmemesinin nedeni ise gerçekte alt kimliklerin inkâr edilmesiydi. Tarih I kitabında zikredilen yorum yapılıyordu; ama aynı çalışmadaki "daima hâkim kalan bâriz uzvî vasıflarile, dimağın en kuvvetli mahsûlü olan müşterek lisanlarile," "tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olan Türk ırkı" benzeri kavramsallaştırmalar, "ırk"ın tarihsel açıdan oldukça ehemmiyetli bulunduğunu ortaya koyuyordu. Tarih I'de vurgulandığı gibi "Bugün böyle bir ırkı bir millet halinde görmek bilhassa zamanımızdaki insan heyetlerinin pek çoğuna nasip olmayan bir kuvvet ve büyük bir şerefti."
Antropometriyi yaygın biçimde kullanan, fizikî antropoloji temelli bir ırkçılığın bir diğer ırkçılığı eleştirmesi nedeniyle hayırhâh olduğunun savunulması ise herhalde bahane buluculuğun şâhikâlarına ulaşan bir yorumdur. Türklerin "sarı ırk" olarak aşağılanmasına verilebilecek tek cevabın "onların brakisefal kafataslı üstün bir ırk" olduğunu söyleyebilmek, yâni "başkaları ırkçı olduğu için biz de ırkçılık yapmak zorunda kaldık" diyebilmek, Türk Tarih Tezi'nin Batı'nın bu tür söylemlerinin doğurduğu "düş kırıklığına" karşı yaratılan bir "alternatif aydınlanma" girişimi olduğunu savunabilmek ise "bahane bulucu tarih"ten ziyade "en asil duygu tarihçiliği"ne yakındır.

Sorular anlamlı mı?
Bütün bunların ötesinde bahane bulucu tarihçilik, tartışmayı anlamsız sorular üzerinden oluşturulan bir kuramsal çerçevede sürdürmektedir. Bu yapılırken de Erken Cumhuriyet Oryantalist söylemi tekrarlanmaktadır. 1922 sonrasında toplumumuzun "kimliğinin" bulunmadığı, ona mutlaka "ne olduğu" bilincinin kazandırılmasının gerekli olduğunu varsaymak ancak böylesi bir söylemle mümkündür.
Uzun yıllar "en asil duygunun tarihçiliği"nin egemen olduğu bir toplumda dünyada marjinalleşmiş "bahane bulma tarihçiliği"ne geçişin bile olumlu bir aşama olduğu ileri sürülebilir. Ancak Türk Ernst Nolte'liğine soyunanların tüm gayretlerine karşın, bunun da hızla geride bırakılması gereken bir tarih yazımı biçimi olduğunu unutmamamız gerekir.