M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

“Adı” tarihçi koymayacaktır

“1915’te ne olduğu” konusunda “işi tarihçilere bırakmadan” bir “kanaat” oluşturmak ve buna dayalı somut siyasetler geliştirme zamanı gelmiştir

Coğrafyamızda 1908 ilâ 1918 arasında büyük değişimler yaratan olayların yaşanmış olması, bunların yüzüncü yıldönümleri çerçevesinde daha yoğun biçimde tartışılması ve değerlendirilmesine yol açmaktadır.
Bu olayların en önemlilerinden birisi olan "Vakt-i Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçün Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedâbir Hakkında Kanun-i Muvakkat" öncesi ve sonrasında meydana gelen gelişmeler için de benzer bir durum söz konusudur.
Söz konusu geçici kanunun uygulanması sırasında yirminci asrın önemli insanlık trajedilerinden birisi yaşanmış, sayısı yüz binlere ulaşan sivil vatandaşımız hayatını kaybetmiş, bir bölgenin en eski sakinleri olan bir toplum söz konusu coğrafyadan çıkarılmış ve kültürel varlığı ile mirâsı tamiri imkânsız zararlar görmüştür.
Doğal olarak bu gelişmenin oluştuğu bağlam içinde "yeniden inşa edilmesi" gerekmektedir. Ancak, bu yapılırken sadece söz konusu "bağlam" objektiflikten uzak biçimde değerlendirilmemiş, konu bir "ad koyma" mücadelesine indirgenmiştir.
Uzun süredir bu gelişmenin "nasıl adlandırılabileceği" konusuna kilitlenmiş olan bu tartışma olayın yüzüncü yıldönümünün yaklaşması nedeniyle kazandığı yoğunluğa karşılık aynı eksende sürdürülmüştür. Burada ilginç olan, bu yaklaşımın konuya ilişkin tarihçiliğe de sirayet etmiş olmasıdır.
Konu üzerine, bilhassa son yıllarda gerçekleştirilen tarih yazımı a priori kanaatlerden yola çıkarak "Soykırımdır" ya da "Soykırım değildir" şeklindeki iki hükümden birisine ulaşmayı hedeflemiştir. Sorun bu yargılara "ulaşılması" değil bunlara "ulaşmak üzere yola çıkılması"dır. Tarihçiler de "kavramsallaştırma" yapabilirler, "ad koyabilirler;" ama yaptıkları faaliyetin temel amacı bu olmayıp "yeniden inşa" üzerinden tarihselleştirmedir.
Bu çerçeveden bakıldığında konu üzerine geliştirilen tarihçilik, büyük çapta, siyasetin yapması gereken bir işlevi üstlenmekle kalmamakta, geçmişi yeniden inşa etme yerine bir yargılama faaliyetine dönüşmekte ve bir "ad koyma" tartışmasına kilitlenmektedir.

Tarih mi, tarihler mi?

Tarihçiliğin böylesi bir faaliyete dönüşmesinde şüphesiz toplumumuzda resmî yaklaşımların onu bir tür "gerçeklik arkeolojisi"ne dönüştürmüş olması önemli rol oynamaktadır. Hegelyen bir anlayışla ve H. G. Wells'den esinlenerek kosmosun oluşumundan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar tarihte "ne olduğu" ve "olanların nasıl kavramsallaştırılacağı" yolunda "tartışılmaz" tezler ortaya koyan resmî tarihçilik geçmişin farklı biçimlerde "yeniden inşa" edilebileceğini şiddetle reddetmiştir. Tarihe pozitif bilim statüsü veren bu yaklaşım tarihçiyi de "kimyager" benzeri bir kişi olarak kavramsallaştırmıştır. Beklenen tarihin kimya gibi kesin kararlar vermesi, tarihçinin ise belgelere bakarak "laboratuvarda deney yapan kimyager gibi" bunu sağlamasıdır. İşin ilginci resmî tarih söylemlerini şiddetle eleştirenlerin de "tarih değil tarihler" olabileceği yaklaşımına mesafeli yaklaşarak geçmişin "tekil, tartışılmaz" biçimde yeniden inşa edilmesinin mümkün olduğunu düşünmeleridir.
Buna karşılık "tarih değil tarihler" olabileceğinin kabûlü tarihten "yargı" beklemedeki yanlışlığın da görüldüğü anlamına gelir. Bunun yanı sıra tarihte ne olduğunun değişik dönemlerde egemen olan Zeitgeist nedeniyle farklı biçimde yorumlanabileceği de unutulmamalıdır. Örneğin Fransız İhtilâli 1889 ve 1989 tarihlerinde farklı biçimde yorumlanmış ve kavramsallaştırılmıştır; 2089'da daha değişik biçimde değerlendirileceği şüphesizdir.

"İş" ve "tarihçiler"

Bu çerçeveden ele alındığında uzun süre Türkiye'nin resmî tezi olan "1915'de ne olduğuna tarihçilerin karar vermesi" yaklaşımı ile fazla bir yol alınamaması şaşırtıcı değildir. Çünkü "işin tarihçilere bırakılması" mümkün olmadığı gibi, sorunun çözümü de yeni arşivlerin açılması ile gerçekleşmeyecektir.
Yapılacak tarih çalışmaları, araştırmaya açılacak yeni arşiv belgeleri doğal olarak konunun daha kapsamlı biçimde ele alınabilmesini kolaylaştıracaktır. Ancak "1915'te ne olduğu" konusunda kanaat oluşturabilmek için yeterli belge ve diğer tarihî malzeme mevcuttur. Yapılması gereken siyasetin "bilimsel" bir "tarihî yargı" beklemek yerine oluşturacağı kanaate uygun siyasal yaklaşımlar geliştirmesidir. Bunu da ancak siyaset yapabilecektir.
23 Nisan 2014 günü dönemin başbakanı tarafından yayınlanan taziye mesajı ve bu yılın ocak ayında Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, Hrant Dink'in ölümünün sekizinci yıldönümü dolayısıyla yaptığı açıklama, siyasetin konuya o döneme kadar benimsenen resmî tezden farklı yaklaşma arzusunu ortaya koymuştur. Türkiye'nin "geçmişten mirâs basmakalıp söylemleri, genellemeleri geride bıraktığı"na işaret eden yeni yaklaşım konuya bakış açısından büyük bir değişimi yansıtmıştır.

Eski söyleme dönüş riski

Dolayısıyla yapılması gereken, siyasetin "işi tarihçilere bırakmayarak" bu yeni yaklaşımı somutlaştırması ve kaba hatlarını ortaya koyduğu "kanaat"in içini doldurmasıdır. Siyasetimiz bu alanda ağır kalırken, konu üzerine geçtiğimiz günlerde Papa Francis tarafından yapılan değerlendirme ve Avrupa Parlamentosu tarafından 15 Nisan'da kabûl edilen karara gösterilen tepkiler eski söyleme dönüş riskini ortaya çıkartmıştır.
Gösterilen tepkilerin eski söylemin bağlamdan çıkartma ve olağanlaştırma yaklaşımlarını tekrar etmesi ve "tarihçilere bırakma" tezine dört elle sarılması, bir yıl içinde alınmış olan küçümsenmeyecek mesafenin heba edilmesi tehlikesini ortaya koymaktadır.
Siyaset, haklı olarak, bu meselenin bir "ad koyma"ya indirgenmesine karşı çıkarak daha geniş bir çerçeve oluşturulması arzusunu dile getirebilir. Ama bu karşı çıkışın "ad koymanın tarihçilere bırakılması" temelinde yapılması ya da eski söylemin, olayı kavramsallaştırma biçimimizin "tüm dünya düşmanımız olduğu" için kabûl görmediği tezine dönüş ciddî riskleri de beraberinde getirecektir.
Dolayısıyla siyasetin, soğukkanlılığını koruyarak eski söyleme dönüşten özenle kaçınması, başlattığı girişimi somutlaştırması ve konunun "ad koyma"ya indirgenmesine karşı çıkmakla birlikte onun hakkında kavramsallaştırmalar yapması gerekmektedir.
Bu yapılırken farklı "tarihler"den yararlanılması, değişik yaklaşımların gözönüne alınması doğal olduğu kadar yararlıdır. Ancak siyasetin "işi daha fazla tarihçilere" bırakmadan somut bir yaklaşım geliştirmesinin zamanı gelmiştir. Daha çarpıcı olmak istenirse bu zamanın hızla "geçmekte" olduğu ve bu gecikmenin maliyetinin oldukça kabarık olacağı da söylenebilir.