HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Shakespeare Osmanlıca da konuştu...

Osmanlıca feodal yönetimin üstyapısını meydana getiriyordu. Onun bilinç yapısını oluşturuyordu. Bir teşrifat ve yüksek edebiyat diliydi. Halkla ilişkisi yoktu. Gerekmezdi de.
Dünyanın hiçbir imparatorluğu halkın dilini konuşmamıştır. Kendine özgü bir dil geliştirmiştir.
Cumhuriyet burjuva demokratik devrimiydi. Çok benzetildiği Fransız Devrimiyle gerçekten de koşutluklara sahipti.
Teorik de olsa siyasal otoriteyi kutsal olandan (Halifeden, Zillullahtan) almış, halka vermişti. Dili de özdeşleştirmek, 'halklaştırmak' istemiştir. Bu, 1908 Jön Türk Devriminin uzantısıydı.
Bir manada yarım kalmış bir devrimi tamamlıyordu Cumhuriyet. 1908 dilde devrimi de Türkçecilik diye başlatmıştı.
Türk Ocakları, Halkevleri bu çizgide düşünülmelidir. Bunu 'avamla havasın' beraberliğini aramak diye yorumlayalım. Gerçi dönemin muhakemesine göre havas avamı yönetecek, yönlendirecekti ama birlikte oldukları izleniminin verilmesi şarttı. 'Mebus'tan 'milletvekili'ne geçiş önemli bir göstergedir. 'Saylav'ın tutmaması bir gösterge değil midir?
Devrimler yıkıcıdır. Anadolu Devrimi veya Kemalist Devrim de yıkıcıydı.
Kendisinden önce geleni, uzak ve yakın uzantılarıyla, ortadan kaldırdı. O 'metafor' doğrudur, bir gecenin içinde eskiye ait olan ne varsa yok etti. Alkışlanacak ve kargışlanacak temel özelliği budur. Dil de bu gelişmeden payına düşeni aldı. Eski dil, her şeyiyle inkar edildi. Burada iki şeyi unutmamak gerekir.
O dil yani Osmanlıca sözlük olarak ne kadar büyük olursa olsun bir nesir dili değildi.
Nesri yoktu Osmanlıcanın. Anlatım gücüne sahip değildi. Onu deneyenler saray-teşrifat dilinin dışına çıkıp, halkın konuşma-anlatım diline yaklaşmak zorundaydı. Bu bir!
İkincisi, o çok kınanan Tanzimat devri edebiyatçıları, gazete çıkararak, tiyatro yaparak, öykü ve roman yazarak nesir dili kurmaya, halkın (onlar artık 'efkarı umumiye' diyordu, yani 'kamuoyu') anlayacağı bir yeni dil oluşturmaya çalışıyordu. Gene zengindi, güçlüydü, ama çocuk adımlarına sahipti.
Yetersizdi. (Bütün bunları Türkiye'de Yazınsal Bilincin Gelişimi ve Türkiye'de Görsel Bilincin Gelişimi isimli yapıtlarımda ayrıca anlattım.)
Sonra dilde özdeşleşme geldi. 1930'ların manasızlığı malum. Irkçı bir yaklaşımla Güneş-Dil teorisi uyduruldu ve aşıldı.
Ama yeni zihnin yeni dili olmalıydı. Sait Faik hikayesini ondan sonra gidebileceği en uca götüren büyük öykücümüz Demir Özlü, (öz Türkçeci) Nurullah Ataç'ın, Türkçenin yazın dilini kurduğunu belirtiyor. Bunu çok önemsiyorum.
Doğrudur, Türkçe özleşmeyle zayıflamıştır, kelimelerini kaybetmiştir. Ama hem bir yazı/n dili geliştirmiştir hem de o güçsüzlükten daha fazla söz etmek olanaksız. Zamanla o dil gelişmiştir. Muhafazakarlar da yeni Türkçeyle konuşuyor, Orhan Pamuk da o Türkçeyle yazıyor.
Buradaki mesele şu: acaba eski dilin sözcüklerine yeniden dönmek ve onları kullanmak söz konusu olabilir mi? Belirttiğim tarih bunun geçmişte olanaksızlığını gösteriyor.
Ama içinden geçtiğimiz 'restorasyon dönemi'nde artık bir sakınca yok. Türkiye o hamlelerin arkasındaki politik yapıyı geriye dönüşsüz olarak kurdu. Üstelik, kimse bir teşrifat dilini, bir saray dilini ve çok özel bir edebiyatın (Divan Edebiyatı) dilini yeniden dolaşıma sokamaz. Ama ondan elbette yararlanmak gerekir. Sentez budur!
Hamlet ne okuduğunu soranlara 'kelimeler, kelimeler, kelimeler' diyordu, Can Yücel ustamız onu 'sözler-mözler-sözler' diye çevirdi, ben olsam 'lafı güzaf, boş laflar' derdim, doğrusu da o olurdu. Dil bu. Bu tartışmanın kendisi. Bu değişim!
Kaldı ki, Osmanlıca konuşan bir Shakespeare de var...