HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

‘Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’...

Geçenlerde üst üste yazdığım yazılarda bayramların ve bitmez tükenmez 'İstanbul elden gidiyor' söyleminin Türkiye'de belli çevrelere hâkim olduğunu belirttim. Kentli, aydın, Batıcı bu çevreler gerçekten de bu iki 'yitik ülke' öğesinin peşinde koşuyor.
Yitik ülke dediğim şeylerden bayram 'yitik çocukluk' sendromunu oluşturuyor. İstanbul ise doğrudan doğruya 'yitik ülke'nin, yitik geçmişin kendisi. Kısacası gerçek yaşamla ilişkisi bulunmayan bir nostaljinin tutsağı olmuş durumdayız. Bunları o yazılarda bir nebze çözümlemeye çalıştım.
Tam bunları bitirmiş ama aynı minval üzere devam etmeyi düşünüyordum ki, sevgili ve yakışıklı kardeşim Çınar Oskay Hürriyet gazetesinde bir Beyoğlu dizisi hazırlamaya başladı. Aradığım fırsat ayağıma geldi.
***
Hemen belirteyim. Bu Beyoğlu meselesi hayli karmaşık bir konudur. Bir 'yitik Beyoğlu'ndan söz ederiz. Kim eder derseniz, gene bahsettiğim çevre diyeceğim. Benim annemin, dayılarımın, yengelerimin de içinde olduğu kesim 'eski Beyoğlu' der, başka bir şey demez. O Beyoğlu'na kadınların 'bile' şapkasız çıkmadığından bahsederler, nerede kaldı erkeklerin kravatsız dolaşacağı bir Beyoğlu olsun. (Tabii kravat ve şapkanın o dönemin neredeyse 'resmi' giysisi olduğunu unuturlar, yoksa mesele Beyoğlu'na saygı değildir.)
İyi ama bu Beyoğlu, Salah Birsel üstadımızın tabiriyle 'Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu' diyeceğimiz bu semt 1930'ların Beyoğlu'sudur. Bir de 1950'lerin, haydi ucundan da 1960'ların... Halbuki çok iyi bilirim onlardan öncekiler de gene Beyoğlu'nun yok olduğundan yakınırdı. Halbuki Titina Yengem de o Beyoğlu özlemiyle Amerika'da duramadı İstanbul'a döndü.
O Beyoğlu da 'levanten' ve 'gayrımüslüm' bir muhittir ve mesela 'Ulusalcı-Kemalist' Attilâ İlhan ondan nefret eder. O kadar ki, şimdi andığım çevrelerin yıkılıyor diye yakındığı Tarlabaşı'nın bir 'batakhane' semti olduğunu belirtip yıkılmasıyla hiçbir kaybın yaşanmayacağını belirtir. General Franchet d'Esperey 'beyaz atı' üstünde şehri işgal ederken O Beyoğlu kendisini alkışlamıştır. (Prof. Ethem Eldem bu 'beyaz at' efsanesini inceden inceye incelemiştir.) Kısacası Müslümanlar ve bir kanadıyla Kemalistler-Ulusalcılar şimdi 'kozmopolitti yazık oldu' diye yakınılan Beyoğlu'nun yıkılmasından haz duymuştur ve onu reddetmiştir.
***
Güzel! Şimdi bir kere daha Beyoğlu bitti diyoruz, Çınar da bunları gayet güzel derleyip toparlıyor. Oysa o mülakatlarda Cem Yegül durumu gayet iyi özetlemiş. Eski Babylon'un sahibi diyor ki, Beyoğlu bu hale gelecekti, geldi, Babylon kültürü de öyle ahım şahım bir şey değildi. Kör ölür badem gözlü olur diyor. Fakat asıl çiviyi Özgür Karaduman çakıyor. Kendilerinin de Beyoğlu'na bir 'soylulaştırma' ile geldiklerini söylüyor. Onlar gelmiş, bir pavyonu Aksaray'a itip çalışmaya başlamışlar. Şimdi de yeni bir dönüşüm oluyor.
Evet, demektir ki, 'Beyoğlu dönüşümü' dediğimiz şey bir sosyolojik dönüşümdür. Kaçınılmazdır. Bundan sonra da dönüşecektir Beyoğlu. Türkiye ve koşullar hangi yönde giderse değişim de o yönde olacaktır. Bunun 'iyi' yönde olması beklenir. Ama 'iyi' nedir? İşte onu bilmiyoruz ve asıl problem o.
Elbette bazı kriterler varsa da onları işte onların mevcudiyeti o koşullara bağlı. Unutmayalım ki, artık 'güvenlikli site'lerde (asıl tabiriyle 'gated communities') yaşıyor insanlar ve sermaye. Bugün, o özlenen, beklenen Beyoğlu bu kesim insanların geldiği yerdi. Onların artık gelmemesinden yakınılıyor. Yoksa daha yeraltı, kozmopolit, hatta kaotik kültürler aranıyorsa, Beyoğlu asıl şimdi başlıyor.
Ama bitti diye yakınmayı seviyoruz. Bayramlar, İstanbul ve Beyoğlu o yakınmanın özneleri. Başka yönleri de var işin, siyasal diyelim ve cumaya onları anlatayım.