Sevgili Vatan Şaşmaz'ın dramatik bir cinayete kurban gitmesiyle ülkece şok olduk.
Konuşulanlara bakıyorum, işin aslından epeyce sapmış durumdayız.
Bu kez kurbanın erkek, öldürenin ise kadın olması da zihinlerimizdeki kodları karman çorman etti tabii.
Hal bu olunca da, niyetler kötü olmasa bile adeta Vatan'ın katiline cinayet gerekçesi bulmaya çalışır duruma düşüyoruz.
Lamı cimi yok.
Bu da her cinayet gibi lanetlenmesi gereken bir cinayet.
Bu kez de saplantılı bir kadın gencecik bir adamı öldürdü işte.
Önümüzde gün gibi beliren bu deryada gezip meseleyi anlamak, kendimizi sorgulamak varken derelerde kulaç atıyoruz.
Biliyorsunuz değil mi, bir şeylerden kaçıyoruz.
***
Söyler misiniz;
Cinayet konuşurken Vatan'ın evli olmasından söz açmanın anlamı ne? İlişkide hata yapmanın, ayrılmanın vs. bedelinin cinayet olduğunu hangi din ya da hangi hukuk sitemi söylüyor?
Vatan'ın bu saplantılı kadının yanına, otele gitmiş olmasının ne önemi var? Kadın kafaya koymuş adamı öldürmeyi.
Otel odasına gelmese Vatan'ı başka bir yerde vuracaktı belli ki.
Çünkü katil Filiz Aker'in amacı gizli bir cinayet işlemek değil, şimdi yaptığı gibi kayıtlara geçecek bir sansasyonla nihayete ermek.
Baksanıza, yeğeninin anlatımına göre üç ay önceden de mezarını yaptıracak kadar kararlı ve planlı bir takıntılı var karşımızda...
Ölüm makinelerine dair fetişizmini sosyal medyada sergilemekten kaçınmayan Aker'e silah ruhsatı verilmesi de hayati bir konu değil. Ladysmith'i olmasa bir bursa bıçağı görecekti katilin işini!
***

Evet, ısrarla düşünmekten kaçtığımız mesele şu:
Kaçımız bu "hastalıktan" mustaribiz?
Kaçımız birini öldürecek kadar seviyoruz?
Yarın bir gün bizi yaralayacak bir şey olursa veya duygularımız herhangi bir nedenle patlarsa...
Şu dünyada en sevdiğimizi planlayarak gözümüz kırpmadan öldürebilir miyiz?
Sert olabilir ama üzgünüm bu bir ihtimal bazılarımız için.
Çünkü bizim aşk diye yumuşattığımız, eskilerinse "ince" dediği şeye "hastalık" diyen nörologlar var.
"Âşık olanlarda, serotonin hormonunun kan düzeyi, normal insanlara göre yüzde 40 daha düşük. Bu durum âşık olanların depresyona çok yatkın olduğunu göstermekte" diyorlar.
Özetle sevmeye olduğu kadar öldürmeye de yakın oluyormuşuz âşıkken.
İşte, çoğu zaman ufak arızalarla atlatılan bu hastalık kötü insanların bünyesinde ölümcül hale gelebiliyor.
Ve ne yazık ki, kendimize olan sevgimizi, bencilliğimizi aşkla karıştırmayarak krizi yavaşlatabilsek de bu hastalığın ilacı yok.

***

Ercan Kesal ne dedi?

Sinemacı Ercan Kesal'ın gazetelerde yer alan "Çehov okumayan bir doktora tedavi ettirmeyin kendinizi... Neşet Ertaş dinlemeyen bir avukata davanızı emanet etmeyin..." sözlerini eleştirmiştim.
Bu haber üzerine Kesal'a Oğuz Atay'ın "Halkım neden böyle yapıyorsun, niçin aydınlanmıyorsun?" ironisini hatırlatmıştım.
Kesal'ın bu konuda söylemek istedikleri var, aktarıyorum:
"Bu sözleri ben söylemedim, herhangi bir mecrada yazmadım, yayımlamadım... Böyle buyurgan ve üsttenci bir dili hiç kullanmadım, kullanmam. İşin esasının tam da yazınızda söz ettiğiniz dertle ilgili olduğunu göreceksiniz.
Aslında 'hemdert' olduğumuzu da!
Konuşmalarımda sözünü ettiğim örneği 'bilgelikten uzaklaşmış, kendi dar alanına sıkışarak işini bihakkın yapmaktan vazgeçmiş' meslek sahiplerini, aydınları eleştirmek ve uyarmak için veriyordum..."
Eserlerini yakından takip ettiğim Sevgili Kesal'ı gazete haberleriyle değerlendirerek hata yapmışım, düzeltirim.