EMRE AKÖZ EMRE AKÖZ

İyi komşu... Kötü komşu

SABAH'ın basın sponsoru olduğu 15'inci İstanbul Bienali, 16 Eylül günü ziyaretçilere açılacak ve 12 Kasım'a kadar devam edecek.
"İki yılda bir" yapılan sanat-kültür etkinliklerine (sergiler, gösteriler, konferanslar) kısaca Bienal deniyor.
Yani İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın düzenlediği çağdaş sanat etkinliği 30'uncu yılında... Bu hem çok iyi: Büyük bir birikime ve kökleşmeye işaret ediyor. Hem de buruk bir durum. "Ars longa, vita brevis" ("Sanat uzun, hayat kısa"). Yani bu arada biz yaşlanıyoruz!
Bu seferki Bienal'in iki küratörü var: Danimarkalı Michael Elmgreen ve Norveçli Ingar Dragset... Elmgreen ve Dragset 1995'ten beri birlikte çalışıyor. Berlin'de yüksek tavanlı bir stüdyoları var. İkili daha önce Bienal'e sanatçı olarak katılmıştı. Bu kez ortaya attıkları tema çerçevesinde, 32 ülkeden 57 sanatçının işlerini karşımıza getirecekler.
Bienal'in teması İyi Bir Komşu, ilk bakışta sıradanmış gibi duruyor. Ama düşündüğünüzde, gündelik yaşamı ciddi biçimde kucakladığını fark ediyorsunuz.
Şu sıralarda İstanbul'un birçok yerinde İyi Bir Komşu afişleri asılı... Afişler soruyor: İyi bir komşu... Sizinle aynı gazeteyi mi okur? İnce zevkleri olan birisi midir? Hastaysanız size yemek yapar mı? Sizden daha zengin mi, yoksa daha yoksul mudur?
Peki bu fikir neden ilgi gördü?
Bence bunun en önemli sebebi kentsel dönüşüm süreci... "Zıtlar birbirini çeker" diye bir laf vardır ama o sadece fizikte geçerli. İnsanlar, tam tersine, kendilerine benzeyen kişilerle birlikte olmaktan hoşlanırlar.
Neleri benzeyecek? Mesela maddi durumu, mesela tüketim alışkanlıkları, mesela zevkleri...
İyi bir komşu sizinle aynı tür müziği mi sever? Şart değil ama herkesin bir tahammül sınırı vardır. Örnek vereyim.
Kaset dönemi. Anadoluhisarı civarında yürüyorum. Beyaz atletli adam, steyşınını yolun kenarındaki çayırlığa çekmiş; karısı, üç çocuğu ve tüpüyle piknik yapmakta. Alıştığımız bir manzara.
Peki ne dinliyordu dersiniz? Sıkı durun: Teypte gümbür de gümbür davul-zurna çalıyordu! Bu adamın komşum olma ihtimali tüylerimi diken diken eder. Kötü bir insan değildir eminim ama benim için kötü bir komşu işte. Canı müzik dinlemek istediğinde davulzurna çalacak.
İşte o manzaranın benzeri, kentsel dönüşümle günümüzde de oluşuyor. Mesela Fikirtepe sakinleri, dökülen evlerini müteahhide verdi. Çoğu birden fazla daire sahibi oldu. Birinde oturup diğerini kiraya verecekleri günleri iple çekiyorlar.
İyi de... Yakında Fikirtepe'ye parası ve eğitimi, eski sahiplerden daha fazla olan insanlar taşınacak. Zıtlar birbirini çekecek ve güle oynaya yaşayacaklar mı? Hayır, birbirlerinden hiç hoşlanmayacaklar. Parası az olan, bir süre sonra dairesini satıp mutlu olacağı bir semte gidecek.
Bütün bunlar komşuluğun ve aidiyetin hiç de ak-kara şeklinde tanımlanacak basit bir ilişki biçimi olmadığını bize gösteriyor. Bienal'e katılan sanatçılar işte bu dinamik ilişkiyi ele aldıkları eserlerle karşımıza çıkacak.
Hey komşu, neler yaptıklarını sen de merak ediyor musun?

***

ÖLDÜREN CAZİBE 2017

Glenn Close ile Michael Douglas'ın başrolleri paylaştığı 1987 tarihli Öldüren Cazibe (Fatal Attraction) filmini seyreden bazı arkadaşlar, "Yok ya, olmaz böyle şey" demişlerdi.
Geçmişe bakıyorum da, bunlar mühendislik okumuş arkadaşlardı. Psikolojiye meraklı olanlar ise "Var böyle insanlar: Ne nevroz, ne psikoz; sınırda kişilik bozukluğu..." demiş ama ikna edememişlerdi. (Sonra onlar haklı çıktı.)
Filmde avukat Dan Gallagher karısını ve kızını yolcu ettikten sonra, bir partide tanıştığı editör Alexandra (Alex) Forrest'ı arar. Yemek yiyip yatarlar. Hoş bir hafta sonu geçirirler.
O noktada bitmesi beklenen ilişki, Alex'in ısrarıyla giderek tuhaf bir hal alır. Dan'in reddetmesi üzerine her türlü psikolojik baskıyı yapar. İntihara kalkışır. Tehdit eder, suçlar. Olmadık yer ve zamanlarda Dan'in karşısına çıkar.
Evine telefon etmekle kalmaz, bizzat gelir de. Hatta kızını annesinden habersiz, oyuncak ayısını tencerede kaynatır! Dan'in ailesini alıp başka yere taşınması Alex'i durduramaz. Ve en sonunda onu bıçakla öldürmeye çalışır.
ABD'de birçok erkek, filmi izledikten eşini aldatmaktan vazgeçtiğini itiraf etmişti. Feministler ise Alex'in canavar gibi gösterilmesine kızmıştı: O sadece tedaviye muhtaç bir hastaydı. (Tabii bu tip bozukluğun erkeklere kıyasla kadınlarda üç kat fazla görüldüğünü göz ardı etmişlerdi.)
Bence (28 Ağustosa kadarki haberlere göre) Vatan Şaşmaz-Filiz Aker ilişkisinin filmden tek farkı, Alex gibi delice bir takıntının esiri olan Filiz'in, Vatan'ı öldürebilmesidir. Yani fark ayrıntılarda; yoksa aralarında 30 yıl olan film ile Türkiye'deki olay, "yapısal" açıdan örtüşüyor.
Sapkın davranışlar gösterenler çoğunlukla erkeklerdir. Benzerini bir kadın yaptığında şaşırıyoruz.
Teferruat: Glenn Close, filmde kullandığı karton bıçağı alıp mutfağına asmış.

***

ALPARSLAN'IN ŞANSIZLIĞI

Malazgirt zaferinin 946'ncı yılını kutladık geçenlerde. Bu vesileyle pek konuşulmayan bir noktaya değinmek isterim.
Eğer olaya "talih" açısından bakarsak, Malazgirt zaferi Alparslan'a şans getirmemiştir.
Alparslan, 1071'de 42 yaşındaydı. 15-20 yıl daha Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun başında kalabilirdi. Ama öyle olmadı. Alparslan, Malazgirt'ten sonraki aylarda büyük bir ordu toparlayıp Karahan devletine saldırmaya hazırlandı.
Ceyhun (Amu Derya) nehrini geçmişti ki küçük bir kalenin dizdarı olan Yusuf el-Harrani'nin başkaldırdığı haberi geldi. Kürt asıllı asiye haddini bildirmek üzere yön değiştirdi.
Yenilen kale komutanı huzuruna çıkarıldığında, Alparslan hemen oracıkta infaz edilmesini istedi. Tam o anda, Yusuf ileri atıldı ve bir bıçak kaparak üç kere Sultan'a sapladı.
Yusuf hemen öldürüldü. Ancak Alparslan da ciddi yaralar almıştı. Birkaç gün sonra 24 Kasım 1071'de son nefesini verdi.
Yenilen Romanos Diogones ise biraz daha fazla yaşadı. Alparslan onu bir buçuk milyon altın sikke kefaret ve yıllık 360 bin sikke haraç karşılığı serbest bırakmıştı.
Ordusundan kalanları toparlayıp İstanbul'a dönmeye çalıştı. Ancak Bizans ileri gelenleri onu istemiyordu. Tahta hemen başkasını geçirip, Romanos'un üstüne de ordu gönderdiler. Romanos, Sivas ve Adana'da yenildi. Gözlerine mil çekildikten sonra eşeğe bindirilip manastıra gönderildi. Temmuz 1072'de orada öldü.