HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Cami yoksunluğu kültür yoksulluğu

Bir süredir gazetelere yansıyan 'cami' yorumlarına baktığımda, mimari bakımdan camilerin irdelendiğini ve olumlu, olumsuz örnekler etrafında tasnif edildiklerini gördüğümde bundan neredeyse 15 yıl önce Amerika'daki Orta Doğu Araştırmaları Derneği'nin yıllık konferansına verdiğim Türkiye'deki değişen cami mimarisi ve anlayışıyla ilgili tebliği hatırlıyorum. O tebliğde Türkiye'deki cami mimarlığı anlayışının son derecede hassas bir konu olmasına değiniyordum. Hassastı çünkü Osmanlının yükseliş ve çöküş dönemleri cami mimarlığı üstünden ele alınabilirdi. Daha doğrusu cami mimarlığındaki değişim Osmanlı zihniyet ve kültür dünyasındaki değişimin bir yansımasıydı. Sinan'ın tepeden tırnağa hayranlıkla izlediğimiz gerek büyük camileri gerekse İstanbul Kasımpaşa'da yer alan Piyalepaşa Camii gibi 'alışkın olmadığımız' camileri, bir dönemin hem de uzun bir dönemin ruhu ve felsefesiyle iç içe geçmiş yapılardı ve büyük bir kültürün yansımasıydı. Sinan kendiliğinden ortaya çıkmamıştı. Bilhassa Gülru Necipoğlu Kafadar'ın muazzam kitabında belirttiği üzere sayısız katkının ve çok çeşitli faktörlerin etkisiyle oluşmuştu. 19. yüzyılın sonuna doğru, ama ortasından başlayarak, cami mimarlığı kaçınılmaz bir şekilde değişir. Klasik kubbe mimarisinden gelen bir doku hızla terk edilir. İzleyen dönemde yani Cumhuriyet'te yeni bir mimarlık ortaya çıktı. Kısmen Alman mimarlar aracılığıyla, kısmen arkadan gelen yeni kuşak Türk mimarlar aracılığıyla bina yapımı Türkiye'de kesinkes modernist bir çizgi izlemeye başladı. Geç kalmış anlayışlar, eklektik tavır ve tutumlar, doğrular ve yanlışlar söz konusuydu, arayışlar, gel-gitler, tereddütler mevcuttu ama mimarlık başlı başına bir yol tutturmuştu. Bugün 1930 sonrası Türk mimarlığının gerçeğini, mevcudiyetini kimse yadsıyamaz.
***

Bu tarih bir tek şeyden yoksundur: Cami mimarlığı. O eksiği açıklayacak olan gerekçe veya neden Cumhuriyet'in 1930-50 arasında dinle kurduğu daha doğrusu kurmadığı ilişki midir? Bu gerçeğin oynadığı rol nasıl inkar edilebilir? Bırakın cami yapılmasını o dönemde camilerin ne hale getirildiği malum. Gene de o 'din reformu' sularında devlet tarafından örneğin, tercihin 'ideal cami' olarak ortaya koyulmaması bana her zaman şaşırtıcı gelmiştir. Ayrıca ben erken Cumhuriyet kuşaklarının asla dinden kopuk olmadıkları, dinle farklı bir ilişki kurdukları kanısındayım. Bu bakımdan 'yeni cami mimarisi' olarak neden bir şey düşünülmedi sorusunun daha derinlemesine araştırılıp cevaplandırılması gerekir.
***

Tam anlamıyla 1950 sonrasında neyin cereyan ettiğini bilmiyoruz. Yok o konularda yapılmış bir çalışma, en azından benim bildiğim. Derken 1990'ların ve 2000'lerin yaşadığı kültüre uygun, lumpenliği, arabeski, eklektisizmi içinde barındıran her biri diğerinden şaşırtıcı postmodern denebilecek bir mimari tarzı ortaya çıktı. Bunu çok yadırgamıyorum. Dediğim gibi cami mimarlığı büyük kültürün bir parçası. Bunun temel nedeni cami mimarlığının büyük mimarlıktan koparılarak yapılması. Daha 'halkçı' bir sürecin içinden gelişmesi. Toplanan paralarla onları toplayan insanların bazı iç mekanizmaları işleterek neredeyse kendi kendilerine gerçekleştirdiği yapılar bunlar. Devleti ve diyaneti de bu kategoride görebiliriz. O devlet ki, yıllar yılı 'tip projeler'e dayanarak okul, vergi dairesi ve hastane inşa etti. Oysa başta sözünü ettiğim Osmanlı eserleri yüksek sınıfların yıldız mimarlara yaptırdığı anıtsal işlerdi; Rüstem Paşa veya Şemsi Paşa camileri de anıtsaldır, ebatlarının küçüklüğüne rağmen. Çünkü onlar da arkalarındaki büyük kültürün ilhamını ve ifadesini taşıyordu. Bugün bu anlayıştan yoksunuz. Yani belli bir sınıfın temel kültürel tercihleri ne ise yaptırdığı cami de onunla özdeş, onunla uyumlu olacaktır. Binasını iyi bir mimara yaptırmayan bir toplumun cami mimarisini çağdaşlaştırması düşünülebilir mi? İyi cami mimarisinden yoksunuz çünkü kültür yoksuluyuz...