HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Yapraksız yeşil ağaç

Yıllar önce ilk defa Venedik'e iniyorum. Bir mayıs günü. Her şey beni büyülüyor. Bir sokak dönüyorum, ansızın sessizlik. Devasa, sürekli kımıldayan, yapışkan bir ahtapotu andıran kalabalık arkamda kalıyor. Bir avlu. Müthiş bir kilise. Önündeki merdivenlere oturuyorum. Derken hâlâ gözümün önünde duran uzun bacaklı, uzun boylu bir kız geçiyor. Elinde tasarımcıların çizimlerini yerleştirdikleri büyük çantalardan var. Tepeden tırnağa özen, incelik. O kadar etkileniyorum ve o saat, doğal diyorum içimden, bu mimari dokudan, bu gelenekten, bu birikimden süzülmüş, geliyor; her gün bu kilisenin önünden geçiyor. Mimarlık budur. Bir yapı yapılır, bin yıl insanlar ona bakar. Görsel hafızalarını, görsel inanışlarını o tasarım oluşturur. Bir ülkenin belleğinde mimarlık kadar doğrudan etkileyici hiçbir şey yoktur. Kentleşme, alanlar, sokaklar olarak mimarlık, bir ulusal belleğin inşası veya yıkımıdır. Bunları yine camiler konusunda geçen hafta yazdığım yazıya gelen, ne hikmetse, çok sayıdaki tepkiyi ve Radikal'de bu konuyu gündeme taşıyan dostum Cem Erciyes'in 'Kopya cinayetler' başlıklı yazısını okurken düşündüm. Sonra da kendisiyle konuşup görüşlerimi dile getirdim.

YENİ CAMİLER, ESKİSİNİN KOPYASI OLACAK
Cem'in 'kopya cinayetler' kavramı çok güzel, işlevsel ve önemli. Bununla, hiçbiri çağını yansıtmayan, geride kalmış bir estetik anlayışın ürünü ve klasik Osmanlı cami mimarisinin taklidi olan art arda dizilmiş, bir sonrakinin bir öncekinin kopyası olan yapıları dile getiriyor. Yerden göğe kadar haklı. Ama ben bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bir nedenini geçen yazımda belirttim. Bu karar, önce Şişli Camii'nin ardından da Ankara'daki Kocatepe Camii'nin yapımı, tasarımı sırasında verildi: Yeni camiler eskilerin kopyası olacaktı. Bu kötü ve eksik manasında rövanşist bir yaklaşımdı. Çünkü Osmanlı'nın abidevi camilerini 'yıldız' mimarlara ve çok çağcıl yapılar olarak tasarlattırıp diktirdiğini unutuyordu. Rövanşizmin güzeli, doğrusu, haklısı mesela Vedat Dalokay'ın önerisinin kabul edilip Ankara'ya yerleştirilmesi olurdu. Bir çığır açılırdı ve kimse merak etmesin muhafazakar kanatlarımız bunun da onurunu yaşardı. Yapılmadı. Ama şimdi devam edince düşünmeye, akla başka şeyler geliyor. Bunların ilki kendimle tutarlı olmak adına söyleyeceğim bir şey: Madem Osmanlı yıldız mimarlara cami tasarlattırıyordu, biz de aynı şeyi yaparsak ne olur? Güncel ve başarılı mimarlarımız bazı yapılar deniyor. Onlarla yetinmesek ve mimarlık dünyasının 'şişman kediler' dediği çok büyük isimlerini, Rem Koolhas'tan Zaha Hadid'e, Jean Nouvel'den Frank Gehry'ye, Peter Eisenman'a kadar çağırıp desek ki, "Gelin bize bir cami yapın." Olacak mı? Bildiğimiz tavırlarıyla yaptıkları camiler, 'cami' dediğimizde aklımızda, hatta benliğimizde canlanan duyguyu tatmin edecek mi? Bana öyle geliyor ki, entelektüellerimiz, mimarlarımız falan sever, beğenir, önemser ama 'cami cemaati' nezdinde fazla bir şey ifade etmez. İnsanlar muhtemelen o yapıyı aykırı, kendilerine uzak ve yabancı bulur. Bu çok mu afaki bir görüş ve çok mu sübjektif? Hayır, değil. Nedeni, cami dediğimiz olgunun arkasındaki felsefe. Cami, toplanmak, cem etmek anlamına geliyor, mecmu olunan, toplanılan yer. O mekanı, önemli hale getiren ve bizde uhreviyet, ulviyet, arınma duygusu uyandıran, bizi huşuya sürükleyen, o mimarlık yapısının kubbeyle özdeşleşmesidir. Kubbe, büyük sanat tarihçilerinin irdeleyip gösterdiği üzere belli bir soybilimin, genetik yapının dönüşmesiyle oluşmuş, gelişmiş. Arkasında Türk-İslam mimarisi olduğu kadar Roma da, Ayasofya üstünden gelen bir arayış ve Ermeni mimarlığının muhteşem dokunuşları da vardır. Mimar Sinan, Selimiye'ye vardığında bu tarihi, bu birikimi form olarak en son noktasına taşıyordu. İslamın 'tevhid', birlik, teklikte çokluk, çoklukta teklik, 'vahdet-i vücud' gibi ve daha yüzlerce büyük ve açımlayıcı kavramlarını da o kubbeyle bütünleştiriyordu. Kubbe, altında cemaatin tekleştiği 'varlık'tı. Cami mimarisi bu felsefeyle tümleşerek tamamlanıyordu, Sinan Usta'nın elinde. Sinan'ın mimarisi, bir felsefenin en son evresine taşınmasıydı. Böylelikle cami formu tamamlanmıştı. Salt yıldız mimarlara cami yaptırmakla iş bitmez. Onlar nefis ve entelektüel/sanatsal açıdan heyecan verici 'cami yapıları' olur fakat bize bahsettiğimiz şu felsefenin
uzantısı