HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Evinde turist olmak

İstanbul'da yaşayan biri, 10 gün boyunca sabahtan akşama kadar hayatını bir turist gibi planlasa, kenti gezse, akşamları dışarıda yese-içse, yaz tatilini böyle geçirse zevk almaz mı?

Geçen hafta New York'taydım.
42 derece sıcak, yüzde 100'e yakın nemle yanıp kaynadık. Çok meşguldüm. O sıcakta bir yerden bir yere gitmek zulüm. Neyse ki, NY'un taksileri İstanbul'unkilerden çok farklı. Onlar da pis, onlar da dar. Onların şoförleri de yeterince yol bilmiyor. Onlar da akşamüstü "Şoför değiştireceğim, şu yönden başkasına gitmem," diyor. Hele İngilizceleri! Hiç İngilizce bilmiyorlar desem yeridir. Ama hayati bir özelliğe sahipler: Klimaları cayır cayır çalışıyor, içerisi buz gibi, dışarı çıkmak istemiyor insan. Sürekli bir taksiden ötekine atlayıp sağa sola gittim, işlerimi gördüm.
Ama o arada başka şeyler de yaptım. Güzel yemekler yedim. Ben fazla yemem, ama her şeyi tatmak, her şeyden ısmarlamak isterim. Joyce Tiyatrosu'nda bir çağdaş dans oyunu izledim. Woody Allen'ın son filmine gittim. Lincoln Center'da oynayan, görmeyi çok istediğim Macbeth oyununun tek kişilik yeni yorumunu kaçırdım. New York Filarmoni Orkestrası'nın çaldığı birinci sınıf konserlere de gidemedim. Kısacası şehir, sanat ve kültürle kaynıyordu.
Bir de yer gök sergi. Yayoi Kusama'nın retrospektifi de aralarında olmak üzere ne sergiler, ne sergiler...
Yaşadıklarımdan memnun mesut, şehirde yaz geçirmenin ne muazzam bir şey olduğunu düşüne düşüne döndüm geldim şehr-i İstanbul'a.
Geldim ki, burası da 30 derecelerin çok üstünde ısıya batmış. Nem içinde yüzüyor. Taksicileri yol, iz bilmiyor.
Akşamüstleri müşteri almıyor. Daha büyük facia, kimse klima nedir bilmiyor.
Biliyorsa da açmıyor. Köprü şeritleri sürekli olarak kapanıyor. Trafik, İstanbul bu ölçüde boşken bile çıldırtıcı bir dert olmayı sürdürüyor.
NY düzeyinde değil, onunla mukayese edince epey bir yoksulluğu var, ama üç-beş gün öncesine kadar İstanbul da fena değildi, kültürel etkinlikler bakımından. Her şeyden önce bazı güzel lokantalarda yemek yiyebilme imkanı var. Sinemalarda her şeye rağmen iyi-kötü yeni film bulmak mümkün. Klasik müzik ve tiyatro yok, fakat çok güzel sergiler var. Üstelik geceleri İstanbul ayrıca güzelleşen bir şehir. Bir kayığa, motora binip Boğaz'ı geçmek bulunur zevk midir, insan bir büyünün ortasında kalıyor.

KENT, İNSANLIĞIN ÜRETTİĞİ EN BÜYÜK KÜLTÜR
O kadar çok istememe, yorulduğumu ve bir tatile çıkmak zorunda olduğumu duyumsamama rağmen, kenti bırakmak bana neredeyse ıstırap veriyor. Burada kalmak, kendi ortam ve dekorum içinde işlerim, hayallerim ve düşüncelerimle baş başa olmak, canım istediğinde çıkıp dilediğim bir şeyi yapmak, sevdiğim mekanlara, kahvelere uzanmak, geceleri boş sokaklarda ayak seslerimi dinleyerek yürümek, çalışmak bana dünyanın en büyük zevki gibi görünüyor.
O zaman anlıyorum ki; kent, insanlığın ürettiği en büyük kültürdür. Tersinden söyleyeyim, insanlığın ürettiği tüm kültürün toplamı kentlerdir. İnsanlığın bütün tarihi, kentleri yaratmakla ilişkilidir. Elbette avcı döneminde, göçebeliğinde, tarım toplumunda da insan bir kültür üretti. Ama onların hepsi kente varmak için birer adımdı.
Sonunda o noktaya gelindi ve uygarlık kent yaşamıyla özdeşleşti.
Kuşkusuz, kentlerden sıkıldığımız oluyor. Bu, dışsal bazı faktörlerin etkisiyle, gündelik hayatın yükünden sıkılmaktır. Biraz da insanın kendisinden sıkılmasıdır.
Buna rağmen ben kent dışı bir ortamda yaşamayı ne düşünür, ne de isterim. Kentler büyüdükçe, yayıldıkça hayat daha da renkli hale geliyor. Kozmopolitlik, farklı kültürlerin bir arada bulunuşu, yeraltı kültürü kenti daha da zenginleştiren unsurlar. Doklar, limanlar, havaalanları, tren garları, metro istasyonları az şey midir? Bir kentin nefes alıp verişi, soluması, uğultusu hiç öyle yabana atılacak bir tat değildir.
Trafik dışında, bir kentin insanı neden sıktığını asla anlamamışımdır. Bezenler, kentten yakınanlar varsa, onlara kentin çevresine açılmalarını, yaşadıkları kentle bütünleşecek biçimde onu keşfetmelerini, kentin alt kültürlerini, farklı hayat tarzlarını yaşamalarını öneririm.
İstanbul'da yaşayan biri kendine 10 gün ayırsa, evinde yatıp kalksa, ama işe gitmese, sabahtan akşama kadar hayatını bir turist gibi planlasa ve kenti gezse, dolaşsa, gene bir yabancı gibi akşamları dışarıda yese, içse, yatmadan yatmaya eve gelip gitse ve bir yaz tatilini mesela böyle geçirse zevk almaz mı? Denemesi bedava olmasa da, çıkılacak bir tatilden kesinkes daha ucuz...