HASAN BÜLENT KAHRAMAN Sabah HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Kudüs tarih demek

Kudüs’te olmak başka bir evrene geçmek gibi. Bunu kentin kendisi değil, zihinlerimize kazınmış tarihi sağlıyor. Kudüs, tarih demek. Herhalde tarihin bu derecede somutlaştığı iki yer var yeryüzünde: Kudüs ve Elhamra. Eğer buna Roma eklenecekse, İstanbul da katılmalı listeye

3 Haziran 2017
Güneş batıyor oturduğum yerde. Uzun bir yolculuk mektubu gibi batıyor. Her zaman söylenmiştir; insanlığın Kudüs'te yaşadıklarını, kurduğu büyük tarihi anlamak için ya Zeytin Dağı'ndan güneşin doğuşunu izlemek ya Kudüs'te güneşin batışına bakmak gerekir diye. Çöl akşamına güneş pek öyle binbir renkle inmiyor. Sarı, turuncu, koyu bir çizgi olarak geliyor güneş ufuk hattına. Belki birazdan yıldızlar doğacak, artık bu haddinden fazla modernleşmiş gene de ruhaniyetini bir sır gibi saklayan kentin üstüne.



Kudüs'te olmak başka bir evrene geçmek gibi. Bunu kentin kendisi değil, zihinlerimize kazınmış tarihi sağlıyor. Kudüs, tarih demek. Herhalde tarihin bu derecede somutlaştığı iki yer var yeryüzünde: Kudüs ve Elhamra. Eğer buna Roma eklenecekse, İstanbul da katılmalı listeye. Gene de hiçbir yer bu derecede bir uhreviyet duygusu vermiyor insana.
***
Ai Weiwei'yi dinledim gece. İsrail Müzesi'nde büyük bir sergisi var. Onun açılışı nedeniyle bir konuşma yaptı. Öncesinde de biz konuştuk. Bu onunla ikinci karşılaşmam. İlkinde, Venedik Bienali'nden dönerken havaalanında yüz yüze gelmiştik. Bir 'rock' yıldızı gibi. Herkes onunla 'selfie' çektirmek istiyor. O da büyük bir zevkle, karşıdakinin kamerasını alıp, epey alışkanlık kazandırdığı kendi eliyle çekiyor. Mutlu oluyor. Nitekim sordular, "Bugün 'selfie' çekmek selamlaşmak, kucaklaşmak gibi bir şey" dedi. Müzenin müdürüyle uzun bir konuşma yaptı. Ortak meselelerimiz var. Onları konuştuk, söyleşisinin ardından. Hemen fırladı, gitti, New York'a uçtu.
Gece geç vakit, çöl rüzgarı ve soğuğu iliklerimize işlerken ayrıldığımız müzenin bahçesinde, başımı kaldırdım, onca yıldıza rağmen görünen yıldızlara baktım. Tarih boyunca insana yol bulmasında yardım etti yıldızlar. Şimdi yitirdiğimiz yolları anımsatıyorlar bana!

4 Haziran 2017
Mucizeler mucizesi

Ağlama Duvarı'ndaydım. İnsanlığın en eski yapılarından biri. İnsanlığın en tartışmalı yapılarından biri. Binlerce yıldır insanlar bu yapıyla bütünleştiler. Kudüs'ün kendisi öyle. Üç dinin merkezi olmuş bir kentten söz ediyorum. Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar bu kentin kendi toprakları olduğunu söyledi, söylüyor. Anlamamak olanaksız. Üç dinin Peygamberi de bu topraklarla irtibatlandı.
Ağlama Duvarı'nın kendisi ilginç. Ama tarihi daha da ilginç. Neticede M.Ö. 19 yılında yapıldığı düşünülen bir duvar. Bir büyük mabedin kalan son parçası. Bir ırkın, bir dinin, bir kimliğin en mukaddes saydığı yapı. Önündeyim. İnsanlar öpüyor duvarı, dua ediyor. Yan taraftaki ibadethaneye giriyorum. Gene duvara yüzünü dönmüş onlarca insan ibadet ediyor. Genç ve yaşlı. Herkes huşu içinde. Yürüyorum.
Mucizeler mucizesi gibi duran Kubbet üs Sahra'dayım. Yeryüzünün en eski, en mukaddes kayalarından biri var bu mucizevi, Kudüs'ün her yerinden görünen, güneşin altında pırıl pırıl parlayan altın (kaplı) kubbenin altında. Hz. İbrahim oğlunu bu kayanın üstünde kurban etmek istedi. Hz. Muhammed bu kayanın üstünden Miraç'a yükseldi. Burak'ın ayak izi duruyor taşta. Bir başka inanışa göre bu kaya Süleyman'ın tapınağının bir parçasıydı.
Karşısında Mescid-i Aksa var. Hz. Davut zamanından beri ayakta olan mabet. Ramazan. İçerisi tıklım tıklım dolu. İbadet edenler kadar sohbet edenler, iftarı bekleyenler de var. Cami, hayatın bir parçası. Mabedin kendi mimarisi, ihtişamı başlı başına bir öykü. Ve o caminin yapılma süreci, Hz. Ömer'in 'Müslümanlar ibadet etmeye başlar' endişesiyle kilisede namaz kılmayıp burada namaz kılışındaki zarafet.
İki yapının da açıldığı büyük avlu. Hiç abartılmamış, büyüklüğü, ölçeği sınırlı kemerler, kapılar. Koyu serviler. Sessizlik. Müslümanlık bence avlu ve bahçe demek. Ramazan'ın kutsal saatleri. Gölgeler çöl güneşinde biraz olsun uzamaya başlıyor. Akşam yaklaşıyor. Havadaki, ağaçlardaki kuşların uzak sesleri. Zaman duracak kadar katılaşıyor. Kutsallığın bir anlamı da zamansızlık. Dehliz gibi uzayan sokakların, kokuların içinde yürüyorum. Bir yandan da Hıristiyan, Müslüman, Yahudi ve Ermeni bölgeleri olarak dörde bölünmüş Kudüs'ü kat ediyorum. Onlarca dil konuşuluyor etrafta. Binlerce çehre. Onca inanış, tarikat, mezhep. İnsanlık bunca inançla kendisini arıyor.

5 Haziran 2017
Modern Kudüs

Bir de modern Kudüs var elbette. Bugünün insanı kurdu bu ülkeyi. Daha dün denecek bir zamanda. Gelinen noktanın baş döndürmediğini söyleyecek halim yok. Bir çölden bir uygarlık çıkarıldı. Bunu bilim yarattı. Her şeyin başı, öncüsü olan bilim. İsrail Müzesi'ni geziyorum yeniden. Bir mucize. Özellikle arkeoloji bölümü. Sanat tarihi bakımından belki o derecede zengin değil. Ama ne gam! Geriye kalan büyük, alabildiğine güçlü bir koleksiyon var. Hele modern ve çağdaş bölüm bir mucize. Belki küçük ama son derecede lezzetli.
Ev konulu bir sergi yer alıyor. Ne kadar etkileyici. Evle, ev aletleriyle ilgili yapıtlardan derlenmiş bir sergi bu. Ne bileyim Duchamp'ın Pisuvar'ı da burada, Şişe Askılığı da, şimdi İstanbul Bienali'ni düzenleyecek Elmgreen&Dragset'e kadar herkesin yapıtı yer alıyor bu ortak sergide. Anlaşılan sergiler artık o ince, soyut ve zor kavramsal çerçevelerini aştılar. Artık canlı, zevkli, zengin çalışmalar var.

6 Haziran 2017
Bir Akdeniz kentinin coşkusu

Yola çıkıyoruz. Tel Aviv'e gideceğiz. Ama önce Zeytin Dağı. Başlı başına bir efsane de o. Bir kere 3 bin yıllık Yahudi mezarları var orada. İkincisi, İsrafil'in Sur'unu orada üfleyeceği, Zeytin Dağı'ndaki medfunların yeniden can bulup mezarlarından kalkacak ilk ölüler olacağına inanılıyor. İncil'e göre Hz. İsa bu tepeden göğe yükseldi. Kısacası her yerde olduğu gibi burada da dinler ve inanışlar birbirine karışıyor. Falih Rıfkı'nın özel kalem müdürü olarak bulunduğu Cemal Paşa'nın karargahını bu defa ziyaret edemedim. Ama aklımda onun muhteşem üslubuyla kaleme aldığı Zeytin Dağı kitabı var. Bir kuşağın acısı demektir o kitap; bir imparatorluğun çatır çatır yıkılışının çöl güneşi altındaki anlatımıdır.



Tel Aviv!
Yol boyunca bakıyorum. Çölden geçiyoruz. Ama yemyeşil. Bostanlar, tarım yapılan topraklar. Çölün yeşertilmesi, üretimle buluşturulması.
Tel Aviv, çağdaş İsrail! Unutmayalım ki, bu kent de, eskil tarihi bir yana, ilk defa 1909 yılında gelen aileler tarafından kuruldu. Şimdi, söylemekten çok hoşlandığım şekilde ifade edersem, Akdeniz'in bu en Doğu duvarı yani kıyı boyunca uzanan yapılarla bir dünya şehri. En parlak oteller, lokantalar, eğlence yerleri var. İnsanlar denize giriyor. Plaj kıyafetleriyle sokaklarda dolaşıyor. Zaten şaşırtıcı olan o: dışarından bakınca bir savaş ülkesi İsrail. Oysa Tel Aviv bir Akdeniz kentinin tüm coşkusunu yaşıyor. Ama bu kent de bütün o Yafa'sıyla ve daha birçok mahallesiyle bölgenin dil, din, kültür, kimlik karmaşasını yaşıyor. Şimdi Türk Kültür/Tanıtma Merkezi olarak yapılan yapı, bildiğim kadarıyla, son Osmanlı bayrağının indirildiği bina. Sokaklarda General Allenby adı var. Ne yapalım ki, tarih aynı zamanda acının, yıkımın, yok oluşun tarihi. Yüz binlerce Osmanlı eri bu topraklarda, Filistin'de, Kanal Harbi'nde can verdi, tam 100 yıl önce. Tel Aviv, evet, coşku içinde. Bauhaus'un neredeyse merkezi bu kent. O kadar çok yapı var. Ama hepsi bakım, onarım istiyor. Ağaçlar, masmavi deniz, dar sokaklar içinde dolaşıyorum, bir kere daha kendimi gençliğimin Antalya'sında buluyorum. Vakit geldi. Şimdi çağdaş cehennem dediğim havaalanına gitmem gerek. Hayat, beni taşıyan arabanın dışında...