HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

‘İngiltereli’ üç film

Ard arda üç ‘İngiltereli’ film izledim. İngilizler hâlâ dünyanın merkezi olduklarını düşünüyor. “Yıkılmadık ayaktayız” diyorlar. Bir de sadece Hollywood değil İngilizler de sinemayı toplumsal propaganda aracı olarak kullanmayı çok iyi biliyor


29 Temmuz 2017

Derken, üçüncü 'İngiltereli' filmi de izledim ve sinemadan eve dönerken iyice serinlemiş yaz akşamında ansızın buldum nedenini böyle birden bire, art arda o ülkeyle ilgili filmlerin çevrilmesini. Önce filmleri yazayım.



Birincisi Dunkirk. Uzun süre konuşulacak, büyük savaş filmleri kategorisine eklenecek, başyapıt kabul edilecek bir savaş filmi. Abartıları falan elbette var ama kusursuza yakın bir gerçeklik planına oturuyor film. Güçlü bir yönetmenin elinden çıkmış etkileyici (bana göre sıkıcı da olan) bir film. İkinci Dünya Savaşı'nın en önemli olaylarından birini anlatıyor: Almanlar İngiliz ve Fransız ordusunu Dunkirk'te deniz kıyısında sıkıştırmıştır. Kurtarma gemileri gelememektedir. 400 binden fazla asker imha edilecektir. Sivil insanlar kendi motorlarına, yatlarına binip gider, o askerleri ülkeye taşırlar. Bu planı Başbakan Churchill hazırlamıştır.



İkinci film doğrudan doğruya: Churchill! İtiraf edeyim ki izlediğim çok sayıdaki Churchill filminden hayli farklı ve beni hayrete düşüren bir film. Hiç böyle bir Churchill portresi görmemiştim. Oysa hayatım boyunca bu çok değer ve önem verdiğim insanı hep böyle tasavvur ettim: yenilip 20 yıllık suskunluğa itildiği Çanakkale/Gelibolu hadisenin kabusuyla yaşayan Churchill. Film, şaşkırtıcı bir şekilde bu olayın etrafına kurulmuş. Çok insanı bir bio-pic. En iyilerden biri.
Ama daha fazlası var: Churchill, Amerikalılar D-Day savaşını başlatırsa kendi devrinin sona ereceğini biliyor. O muharebeyi durdurmak istiyor. Film bu hadise etrafında gelişiyor. Başaramıyor. Çıkarma gerçekleşiyor. Her ne kadar 'teslim olmayacağım' diyorsa da Yalta'da ve Potsdam'da iplerin elinden kaçtığını görecektir. Üstelik savaşı kazandığı 1945 yılının Temmuz ayında yapılan seçimleri de yitirecektir.
Buna rağmen gerek Dunkirk gerekse Churchill İngiltere'nin Fransa'yı kurtarması etrafına inşa edilmiş. Buraya bir mim koydum.



Derken üçüncü film: Sarışın Bomba. MI6 ajanı, ilk kadın ajan, ilk lezbiyen ajan. Film, biraz yüzeysel ama iyi bir dönem filmi. 1989'da Berlin Duvarı'nın düşüşünü anlatıyor. Neticede de duvarı Batı bloğu yıkmış oluyor. İngilizler işin başını çekiyor. Ama bizim sarışın bomba sonunda Rusları tepeleyip kendisine ihanet eden MI6'ya sırtını dönüp Amerikalılara gidiyor ama pek de fark etmez. Kazanan İngiltere.
Ne oluyor?
Olanlar besbelli: Brexit sonrası İngiltere'nin kendisine kuvvet, cesaret verme filmleri bunlar. Churchill büyük bir Avrupa düşüncesinden yanaydı ama İngiltere'nin Avrupa'dan farklı olduğunu düşünürdü. Hitler'e ve faşizme tek başına karşı koymuş, Avrupa'yı kurtarmış ülke olarak görüyordu İngiltere'yi. 'Demir Perde' sözünü ederken de Avrupa'yı bir kere daha 'kurtartma' düşüncesindeydi.
Bu anlayışın da bir özü var: Churchill ve genel olarak İngilizler kendilerini Avrupa'nın dışında tuttuğu zaman daha fazla Avrupalı gören bir anlayıştadır. Prens Andrews yemek yediğimiz o akşam bunu üstüne basa basa belirtip, "Biz ada ülkesiyiz, Avrupa'nın bunu anlaması gerek" demişti. Anlaşılan İngiltere bütün muhalefete rağmen ulaştığı Brexit'i gene bu kanavaya oturtuyor ve bunu bir kurtuluş veya geleneksel halin devamı olarak görüyor. Hatta Brexit'i Avrupa'nın kurtuluşu olarak da değerlendiriyor. İşte, İngiltere, Dunkirk'te Fransızları kurtarıyor, Churchill savaşı kazanıyor, Berlin Duvarı yıkılıyor.
Bu İngilizler alamet insanlar vesselam... Hâlâ dünyanın merkezi olduklarını düşünüyor, hâlâ 'yıkılmadık ayaktayız' diyorlar ki, el-hak doğru! Bir de şu: sadece Hollywood değil İngilizler de sinemayı en büyük toplumsal propaganda aracı olarak kullanmayı biliyor.

***

25 Temmuz 2017

Yaz ayları romanlarındır


Yaz (tatili) geldi ya sağda solda okunacak kitaplar listesi görüyorum. Listelere bayılırım. Eşelenirim onların içinde. En iyisini de (her şeyin en iyisini yaptıkları gibi) İngilizler yapar. Hele Guardian'ın hazırladığı listelere doyum olmaz. Bu seneki listesini de iyiden iyiye inceledim. Yeni yayınlanan kitaplar o kadar ilgimi çekmiyor. Asıl son listede olduğu gibi yazarlara sorulmuş, ne okuyalım veya gözde kitabınız hangisidir türünden sorularla ilgileniyorum. (En çok dikkat verdiğim de yayınevi editörlerine, diğer yayınevlerinin bastığı kitaplar arasında hangisini yayınlamak isterdiniz sorusudur. Müthiş şeyler buldum o cevaplar arasında.)
Bu seneki listeyi, nedendir bilmem biraz zayıf gördüm. Gene de bir iki kitap yakalayıp ısmarladım. Asıl Ekim Devrimi'nin 100. yılı olduğundan o yöndeki kitaplar beni sarıyor. Şimdi bir akademik (History and Revolution/Haynes ve Wolfreys), bir Rus Tarihi (The Soviet Century/Moshe Lewin), bir de Lenin üstüne kitap (The Dilemmas of Lenin/Tariq Ali) okuyorum. (Ah Ali ah!...)
Ama yaz ayları romanlarındır. Müthiş romanlar okudum bu yıl: Dorthe Nors'un So Much for that Winter muhteşemdi. Mike Mc- Cormack'ın Solar Bones'u roman sanatında bir dönemeçti. Yılın en iyilerinden biri de Laurent Binet'nin 7th Function of Language isimli romanıydı. Roland Barthes'ın ölümünü soruşturan bir komiser diyeyim...
Türkçe romanlar bakımından sorunlarım var. Bizde tarihsel arka planı da, insani derinlikleri de yakalayan roman metni çok az artık. Bir tek Selim İleri'nin Sona Ermek'i bir yazarın kendi üstüne düşünceleri ve değillemeleri olarak çok ilginçti. (Montaigne ve Rousseau'dan beri devam eden itiraf geleneği bizde çok azdır. Sona Ermek tam o kategoriye girer mi bilmiyorum. Gene de o zincirde çok önemli bir halka olduğu muhakkak. Batıda böyle bir metin yayınlansa olay olur.)
Fakat Raskol'un Baltası yayınevinin yayınladığı daha aykırı, deneysel, küçük metinleri seviyorum. Bir de 160. Kilometre'nin şiir kitapları ilgimi çekiyor. Bu yılın en önde gelen kitaplarından biri Ahmet Güntan'la Mehmet Davut Özdal'ın Tanzö isimli kitabı. Gerçekten Türkçe şiirin dinamikleri bakımından çok önemli bir metin. Bir o kadar da yaratıcı, eleştirel, ironik ve devingen.
Gene de bazen sokakta bile çevirip soruyorlar yazın ne okuyalım diye. Tek bir cevabım var: Can Yayınları Minikitaplar yayınladı. Klasikleri (modern klasikleri de) gerçekten mini kitap olarak bastı. Bence yılın yayın olayı. Tam avuç içi kadar her kitap. O seriyi alın, canınız neyi çekerse onu okuyun diyorum.
Ben bile öyle yapıyorum.