CEM SANCAR Sabah CEM SANCAR

Sona’nın orucu

Delilik durumu beni ‘Sahici Aşkı’ düşünmeye sevk etti. Eğer mecazı böyleyse sahicisi nasıl bir şeydi hocam? İnsan işte o zaman Yunus Emre’yi daha iyi anlıyordu

Sona bir Ortodoks, görmüş geçirmiş Rum asıllı bir hanımefendi. Ramazanın son günü ülkeye tebelleş olan belalar def olsun diye oruç tuttu. Aşkla sevdiği Yeni Türkiye için dua etti. Bunu bana anlatırken yüzü aydınlandı, gözlerinin çevresindeki uzun hayatın çizgileri yumuşadı, cildi gerginleşti.
Onu izlerken aşkı düşündüm. Aşk insanı gençleştiriyordu.
Aşkın sahicisi de mecazı da, doğrusu yanlışı da ilaç gibi geliyordu insana. Geçmiş zaman bir yanılgı olarak âşık olduğumu sanmış, deli gibi sokaklara vurmuş, önüme her çıkandan af dilemiş, herkesle barışmıştım. Bana hakkı geçenleri aramış, özürler dilemiş, kalp kırıklarını yapıştırmış, kinlendiğim kim varsa affetmiş, hakkımı helal etmiş, tövbelerin duşunda iyice bir arınmıştım. Hatta o yılların medyasından aforoz edilmem için arkamdan dolap çevirdiklerini bildiklerimi bile yolda çevirip sarılmış, "Rahat ol, ölümlü dünya, ben âşık oldum" demiştim.
Sonrasında tabii her ölümlü gibi, bu aşk sandığım şeyin sadece bende patlayan bir şey olduğunu, tek başıma bir illüzyon yaşadığımı, bu yeteneğin Hakk'a yöneldiği zaman gerçek karşılığını bulacağını anladım! Ama olsun, muhteşem bir duyguydu bu, yaşanmadan bilinmiyordu.
Sözünü ettiğim delilik durumu beni 'Sahici Aşkı' düşünmeye sevk etti. Eğer mecazı böyleyse sahicisi nasıl bir şeydi hocam? İnsan işte o zaman Yunus Emre'yi daha iyi anlıyordu.
Allah aşkıyla yananları anlamak için hayatta en az bir kere şu veya bu şekilde âşık olmak lazımdı. Yoksa taşa damlayan su buhar oluyordu bu sıcakta...
***
Pop-ateist, darbeci filarmoni Fazıl Say'ın son albümüne şöyle bir baktım. Muhittin Abdal'ın sözlerini pek sevdim. Sonra Nazım'dan bir beste geliyordu. "Ya Fazıl!" diye seslendim, duydu mu bilmem. Kardeş şu Nazım'ın şiirindeki acı senin yüz sürdüğün 'tek parti döneminin' acısı. Acıyı veren seninkiler!
Sonra vaz geçtim. Nasılsa anlatamazdım. Beyinlerin bazı idrak kanalları; İslamofobiyle, Batı'nın türettiği El Kaide- DEAŞ-Selefi radikalizmi İslam sanan bir kolesterolle tıkanmıştı.
Başı saçmalık, sonu planlı timsahlık olan 'Gezi' sırasında da böyleydi bunlar. Gözler öylesine tuhaf bir Atatürkçülükle kanlanmıştı ki, her yerde küfür, hakaret ediyorlar, vapurlarda, tramvaylarda, otobüslerde kavga çıksın diye çırpınıyorlardı. Her şeye bir Atatürk yapıştırıyor, edepsizliklerine alet ediyorlardı. Ötekileştirme esas işleriydi.
Mesela geçen gün yayınlanan Atilla Dorsay'ın Hülya Koçyiğit yazısı böyle. Özet olarak: Erdoğan en büyük kötüydü, nasıl yanında durulabilirdi! Başlık "Yaktın bizi Hülya" idi. Yazıdan yanmış yıkılmış bir ruhun isi tütüyordu, muhterem farkında değildi.
Dorsay yazısını şöyle bitirmişti: Üzüldük Hülya! Biz de hâlâ burnu sivilceli bu ağabeylere üzülüyorduk, ayrı meseleydi...
Yollara gübre dökmekle, Burhan Kuzu'ya yumurta banyosu yaptırmak olgunlaşmamış bir zihnin, bir tür ergenliğin sonucuydu.
Dünyevi bir lisanla konuşursak büyük patlamadan bugüne 14 Milyar yıl geçmişti. İnsan vücudundaki atomların yaşı 14 Milyar idi. Bu noktadan bakılırsa 14 Milyar yaşındaydık! Tamam da etrafta bu denli ergen karakterin nasıl olup da var olduğunu anlamak mümkün değildi.
Olgunlaşamamak, hilm sahibi olmamak, hormonal bir dengesizliği ileri yaşlarda da sürdürmenin mazereti var mıydı? Kendimiz için ifade özgürlüğü, başkaları için linç kampanyaları istemek, bu sersemliğe bahaneler bulmak ne kötü bir kaderdi!
***
Yaratılana âşıktık yaratandan ötürü. E o zaman toprağa, suya, nebata, kuşa ve insana âşıktık. Aşkla davranmalıydık.
Yalandan âşık olmak, aşk kelimesinin içini oymaktan daha büyük günah yoktu.
'Sona' bu toprakların gayrimüslim, yerli bir kadını olarak bir selam, bir dua gibi oruç tutmuştu. Aşktan gözleri parlıyordu.
Aşk en iyisiydi bence. Mecazı falan fark etmiyor, insanı sevmeye ve anlamaya sevk ediyor, içindeki iyi şeyleri ayaklandırıyor, kalplerdeki bilgeyi uyandırıyordu...