CEM SANCAR CEM SANCAR

Hollywood dini

Geçen yüzyıl 'köşebent' derdim ben köşe yazarlarına. Şimdi demiyorum, artık büyüdüm.
Amma ve lakin çok kelime hırsızı var ortamda. Cürmü meşhut yapacak halimiz yok ya! Bırakıyoruz onları kifayetsiz muhterisler sokağına. Ne var yani diyoruz, dolaşsınlar onlar da dağda bayırda...
Geceleri uykum kaçınca, internette yabancı dizi izlerim ben. En iyilerini ama! Bu konuda eh uzman sayılabilirim. 'Sinefil' de derler benim gibisine. Halk arasında karşılığı 'sinema delisidir' bu illetin.
Amerikan dizilerine bakarsanız ya da Avrupalılarınkine, Batı seri katiller cennetidir, onu anlarsınız. Kimin eli kimin cebinde, ıssız, çocuklarına yabancı. En zengin avukatlar boşanma işinde, çocuk istismarı revaçta. Herkes Adsız Alkolikler'e devam ediyor. Üç kadının biri tecavüz mağduru, millet avuç avuç antidepresan peşinde. Eşcinsellik ana akım, normal evlilik marjinal. Arada kiliseye de uğrayan bir ateizm ortak kabul, gemisini kurtaran kaptan. Siyah ırk beyazların hoşgörüsüne muhtaç, bodrum katına gömülmüş cesetler gelenekten...
Ben söylemiyorum bunları, Hollywood söylüyor. Muasır medeniyet olarak gösterilen Batı kendini dizilerde böyle anlatıyor. Büyük bir konforun içindeki o solgun, bıkkın, her an katile dönüşebilen insanlar anlatılıyor. Oralara bakıyorum ve bizim zinhar böyle bir medeniyet kurmamamız gerektiği hakkında bir ön kabul sahibi oluyorum.
Bir dizide; hapishaneden yeni çıkmış sıfır numara traşlı zenci elindeki uzaktan kumandaya basınca, karısının tabutu otomatik olarak aşağıya inmeye başlıyor. Mezarlıktalar. Cenaze yerine inince, adam kaslarını vücut geliştirmeci gibi şişirerek kameraya bakıyor. Blues ilahi söylüyor cazcının biri. Dünyanın 'Seküler' tanrılarıdır bunlar, beyinlerdeki Hollywood dini!
Gerçi biliyoruz, apaçık söyleyelim: Peygamberimizin ayak izlerini kaybettiğimizden beri bütün düzenler bozuktur hattı zatında. 'Bağzıları' daha bir bozuktur! Onun için sütten çıkmış ak kaşık yoktur etrafta, aramak da boşuna çaba.
Bunu kabul edersek, dünyanın bir yerinde, mesela küçük Asya'da, filizlenen iyilikleri daha çabuk sezeriz. El veririz ona, güzellik büyür. Yok ise homurdanıp dururuz, tıpkı ağzı kayık bir ergen gibi musalla taşına kadar maazallah...
O değil de: Bugün bir tekke avlusundaki hamam kurnasından su içti biri ak, biri kara kedi. O kadar güzeldiler ki fotoğraf bile çekemedim, 'yabancı düşmanları' görmesin diye!
Bugün şehirde minareler bulutlara doğru seslenirken, bir çay içtim şarabiydi, siyaset tartışan gençler gördüm altyazılar Farabi'ydi...
***
Bugün dinler ve ırklar şenliği Osmanlı'yı düşündüm bir de! Selçuki bir kubbe aldı gözümü, mecazen bir kırmızı.
Kafiye olsun diye değil, harbiden gülümsedi sanki bana bilge bir Türkmen Koca'sı.
Gülüşü bıçkın bir Karakafa, sağlam duruşlu bir halk adamı; "Abi yorgun gördüm seni, eski bir telefon gibisin" deyince! "Yok" dedim, "Kapsama alanım genişledi, ondandır."
Sonra Çekirge; büyük lafları, anahtarı unutursam lazım olur diye paspasın altına gizledim, Yunus aşkını enseme kilitledim.
Lenin, Beethoven'in 23. sonatı hakkında demiş ki :"Appassionata'dan daha muhteşem bir şey bilmiyorum ama onu çok fazla dinleyemiyorum. Çünkü insanın sinirlerini etkileyebiliyor. Ve insana istemediği güzel ve aptalca şeyler söyletebiliyor(!) ve muhatap alınan insanın hayatında muhteşem bir güzellik yaratabiliyor."
"İnsanın kafasına merhametsizce vurulsa daha iyidir" diye de eklemiş saksı kafa! Gerçekten nasipsizlik büyük beddua...
Size bir sır vereyim mi bu arada? Şu sıra öfkemi değil, sıkıntımı yenmek için sevdanın ve tarçının kitabını okuyorum. Tarçın dediysem bir sonbahar ışığıdır kendisi, onu diyorum.
Finalde, Batı'nın bir şeysi olacağıma Karacaoğlan'ın İstanbul şubesi olmak istiyorum:
"Karacoğlan der ki bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş biz burada yoğ iken..."