ABDULLAH ERBOĞA Sabah ABDULLAH ERBOĞA

Türkiye’nin askeri üs stratejisi

Katar krizinin diplomatik yollarla çözümüyle ilgili çabalar sürerken, Suudi Arabistan öncülüğündeki ülkelerin çözüm için ortaya koydukları 13 maddelik talep listesinde Türkiye'nin askeri üssünün kapatılmasına dair madde dikkat çekti. Geçtiğimiz haftalarda yine bu sayfadaki yazımda Katar karşıtı bloğun böyle bir istekte bulunabileceğini belirtmiştim. Her ne kadar küresel aktör konumundaki Batılı devletlerin hemen hemen hepsinin Körfez bölgesinde askeri üssü bulunsa da sadece Türkiye'nin rahatsızlık oluşturması bölgesel kaosun dayandığı zihin dünyasını çok iyi resmediyor. Peki Türkiye'nin askeri üs hamleleri güvenlik ve dış politikası bakımından neye tekabül ediyor? Neden sadece Türkiye tehdit olarak görülüyor?

Bölgesel vizyonlar
Öncelikle Ortadoğu'da halihazırda nasıl bir ilişki ağı bulunduğuna bakmak ve ortaya çıkan bloklara odaklanmak gerekir. Zira bu bloklar her ülkenin bölgesel vizyonlarını doğrudan yansıtan göstergelere sahip. Şu an bölgede dört farklı bölgesel vizyonun olduğu söylemek mümkündür:
1. Başkan Trump ve ekibi, Körfez'in şahin kanadı (BAE ve Muhammed bin Selman öncülüğündeki Suudi Arabistan), Mısır ve İsrail
2. Rusya, İran ve Esed Rejimi
3. ABD müesses nizamı (ABD kurumları)
4. Türkiye
ABD başkanı ile kurumları arasında ciddi bir politik ayrışma olduğu ve bunun Ortadoğu'daki her konuya doğrudan yansıdığını söyleyebiliriz.
Katar krizi başta olmak üzere diğer birçok konuda ABD'den farklı seslerin duyulması buna işarettir. Keza Suudi Arabistan'daki veliaht değişimi bile bu farklılığı çok açık şekilde ortaya koymaktadır. ABD kurumlarının ciddi güvenine sahip Muhammed bin Nayef'in azledilerek yerine BAE ve dolayısıyla İsrail'in desteklediği Muhammed bin Selman'ın getiriliyor olması başlı başına bir anlam ifade etmektedir. Körfez'de artık şahin kanatlar iş başında ve Trump ile İsrail'in bölgesel vizyonları ile bir örtüşme söz konusu. Bu örtüşme elbette temel tehdit olan İran üzerine odaklanmaktadır. Kıta Avrupa devletleri ise herhangi bir iddia, eylem ve müdahale kapasitesini ortaya koyamamaları sebebiyle ancak ikincil aktör olarak kendilerine alan bulabilmektedir. Dolayısıyla Ortadoğu'daki kriz alanları ve ortaya çıkan güvenlik problemlerinde aktörlerin nasıl bir angajman içinde olabilecekleri bu tasniften anlaşılabilir.

Kuzey hattı
Türkiye, Arap Baharı süreci sonrası karşılaştığı güvenlik problemleriyle mücadele ederken gerek bölgesel gerekse de bağlı bulunduğu ittifaklar ve stratejik müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye'nin güvenlik öncelikleri görmezden gelindi hatta bizzat bu tehditlere müttefikleri tarafından yardım yapıldığına şahit oldu. Fırat Kalkanı Harekâtı'yla kendi ajandasını oluşturarak bölünmüş devletlerden gelen riskleri bertaraf etmeye karar verdiği andan itibaren Türkiye'nin yeni bir güvenlik konseptini benimsediği ortaya çıktı: Sınırların ötesinde tehditleri ortadan kaldırma.
Elbette bu raddeden itibaren Türkiye'nin askeri varlığını artırması ve güvenlik riskleri ortadan kalkana kadar bunu kalıcı hale getirmesi elzemdi. Kuzey Irak (Başika Üssü başta olmak üzere), Kuzey Suriye ve Kıbrıs'taki askeri mevcudiyet ile Türkiye kendi sınırlarının hemen dibinde, bölgenin kuzeyinde jeopolitik bir hat boyunca askeri üsler kurarak güvenliğini garanti altına almaya çalışmaktadır. Son olarak İdlib bölgesinde bir askeri üs daha kurulacağı haberleri basına yansımış durumda.
Öncelikle Türkiye'nin sınırları ötesinde kendi inisiyatifini üstlenmesi güvenlik noktasında yalnız bırakılmasından kaynaklanmaktadır. İkinci olarak bölünmüş devletler durumundaki Irak ve Suriye'nin geleceği noktasında net bir tablonun ortaya çıkmamış olması ve belirsizliğin henüz devam etmesi böyle bir adımın atılmasını gerekli kılmaktadır. Üçüncü olarak Kıbrıs'ta devam eden müzakereler bağlamında gündeme getirilen Ada'dan Türk askerinin çekilmesi gibi söylemlerin bırakın müzakere edilmesi, masaya dahi getirilmesi kabul edilemez. Kaldı ki Suriye ve Irak kaynaklı terör tehditleriyle dolu bir dönemde Kıbrıs'ta diplomatik müzakerelerden ciddi bir sonuç beklenmemelidir. Nitekim Cenevre'de düzenlenen Kıbrıs Konferansı sonuca ulaşamadan sona erdi.
Dolayısıyla Türkiye'nin özellikle bu kuzey hat olarak tabir ettiğimiz alanlarda askeri kabiliyetlerini üst noktada tutması ve burada kalıcı olmaya devam etmesi hayati derecede önemlidir. Bununla birlikte Somali ve Katar gibi daha güneyde kalan bölgelerdeki üslerin mahiyetini de gözden kaçırmamak gerekir.



Güney hattı
Katar ve Somali'de kurulan üslerin henüz tam kapasite ile göreve başladığı söylenemez. Katar'a geçtiğimiz haftalarda asker ve zırhlı araç sevkiyatı yapılırken Somali'deki üssün inşaatı tamamlanmak üzere. Türkiye'nin hem Aden Körfezi hem de Basra Körfezi'ndeki üs hamleleri tamamen söz konusu bölgelerin barış ve güvenliğine destek vermek amacıyla yapılmaktadır. Kaldı ki özellikle Basra Körfezi'ndeki birçok Batılı devletin üssü ve binlerce askerine rağmen Türkiye'nin nispeten küçük bir üs ile tehdit oluşturabileceği iddiası tamamen saptırmadır.
Elbette Türkiye bu bölgelerdeki dost ve kardeş ülkelerin güvenliklerine ikili anlaşmalar çerçevesinde katkı sunması kadar doğal bir şey olamaz. Bununla birlikte Obama döneminde Körfez ülkelerinin yaşadığı güvenlik problemleri hâlâ hafızalarda yerini korurken, Katar krizinde görüldüğü üzere Türkiye'yi ötekileştirmeye çalışmak son derece yanlıştır. Çok açık olarak ifade etmek gerekir ki Türkiye'yi tehdit olarak algılayan ülkelerin bölgesel hesapları stratejik körlük içeren bir yaklaşımla örülmektedir. Bu açıdan Türkiye'nin kısa vadede kuzey hattı boyunca askeri varlığını koruması zaruri, güney hattı da orta ve uzun vadede haklarını mahfuz tutacak şekilde dizayn etmesi gereklidir.