KILIÇ BUĞRA KANAT KILIÇ BUĞRA KANAT

YPG’yi silahlandırma kararı sonrası Erdoğan-Trump görüşmesi

Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) bu hafta verdiği YPG'yi doğrudan silahlandırma kararı Türk-Amerikan ilişkileri açısından en önemli dönüm noktalarından biri olacak. Türkiye'nin ABD ve AB ile birlikte terörist olarak kabul ettiği bir örgütü başka bir terör örgütü ile mücadele adı altında silahlandırılması ikili ilişkilerin şimdiye kadar girdiği en riskli girdaplardan birine yol açabilecek nitelikte. Daha önceki iki ülke arasında yaşanan ciddi krizler sırasında genel olarak iki ülkenin ulusal çıkarları açısından olumsuz bir atmosfer ortaya çıkmıştı. Ancak bu seferki durum oldukça farklı. Bu noktada söz konusu olan Türkiye'nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü. ABD'nin bir terörist örgüte, bir müttefikine karşı olan tehdidine rağmen destek vermesi izdüşümleri uzun zaman sürecek bir travma dönemini beraberinde getirecek. PKK ile çatışmakta olan güvenlik güçleri ve PKK'nın saldırılarının etkilerini senelerdir yaşayan Türk toplumu için ABD'nin almış olduğu bu kararın etkisi ucuz kamu diplomasi manevraları ile halledilemeyecek kadar derin artık. ABD'nin bu konuda yaptığı tüm açıklamalar -PKK'nın YPG'den farklı olduğundan tutun da YPG'nin DEAŞ'a karşı en sağlam muhalif güç olduğuna kadar- çok bir şey ifade etmeyecek. Bu noktada ikili ilişkilerin ABD'nin son kararı marifetiyle girdiği çukurdan çıkabilmesi için önümüzdeki hafta yapılacak Trump-Erdoğan görüşmesi özel bir önem taşıyor. İki lider arasında yapılacak bu görüşme ya ilişkilerdeki türbülansın devamı ya da ilişkilerde yeni bir başlangıcın ilk adımı olacak.
Bu aşamada ikili ilişkilerdeki durumu girdiği krizden çıkarabilecek birkaç adım hala mümkün. Elbette Amerikan Başkanı'nın attığı bu adımdan vazgeçmesi en önemli yol olacak. Ancak ilişkilerin girdiği noktada bu sadece bir ilk adımdan ibaret olacak. Bunun dışında iki ülkenin iş birliği açısından atılabilecek diğer bazı adımlar bulunuyor.
Öncelikle ikili ilişkilerdeki Suriye özelinde yaşanan çıkmazın halli açısından meseleye yaklaşımda farklı bir lens kullanmaya çalışmak önemli ilerleme sağlayabilir. Bu hem zamanlama hem de ölçek açısından farklı bir vizyonu beraberinde gerektirecek. Dolayısıyla sadece Rakka operasyonunda değil post-Rakka operasyonunda şehrin ne olacağı konusunda daha geniş vadede iki ülkenin ortak çalışma alanı olup olmayacağı özel önem taşıyor. Bu meselenin bir kısmı Rakka'daki operasyonun başarılı olması durumunda şehrin DEAŞ'tan temizlenmesi sonrasında ne olacağı diğer bir kısmı da YPG'nin geleceği için ABD'nin ne düşündüğü sorularından oluşuyor. ABD'nin bunca YPG elemanını eğitip donattıktan sonra bunları operasyonlar sonrasında ne yapacağı konusunda bir çıkış planı olup olmadığı oldukça sık sorulan ama cevabı olmayan bir soru. Türkiye'ye saldırmama konusunda ABD'li yetkililerin YPG'ye duyduğu güvenin kaynağının ne olduğu tam olarak belli değil. Tıpkı olası bir saldırı durumunda ABD'li yetkililerin vereceği tepkinin belli olmaması gibi. YPG ile PKK arasında çizilmeye çalışılan suni ayrımının bu gelişmeler karşısında hiçbir soruna cevap olmayacağı az çok belli.
Bunun yanında Sincar'daki PKK yapılanması ile Türkiye'ye karşı PKK'nın girişebileceği saldırıları önlemek için ABD'nin atacağı adımlar da merakla bekleniyor. Bununla birlikte Rakka'nın Sünni Arap demografisine rağmen planlanan bu operasyon sonrasında ortaya Menbic'in steroidli bir halinin çıkmayacağının da garantisi bulunmuyor. Son raporlarda ortaya çıkan Rakka'daki aşiretlere de rağmen uygulamaya konmaya çalışılan bu operasyonun bölgede uzun vadeli bir etnik gerginliğin de fitilini ateşlediğinin hemen hemen herkes farkında. Bu etnik krizi engellemek açısından da Türkiye ve ABD'nin beraber çalışmasının özel bir rolü ve önemi bulunuyor. Dahası DEAŞ ile mücadelenin geleceği konusunda da Türk-Amerikan ilişkileri oldukça önemli. Bu konuda yeni bir vizyon ile DEAŞ'ın farklı ülkelerdeki olası terör saldırılarının engellenmesinde istihbari ve polisiye tedbirlerinin beraber alınması oldukça önemli. Bu noktada oldukça uzun sürebilecek DEAŞ ile mücadelenin bir cephesindeki bir operasyon için NATO müttefiki ve DEAŞ ile mücadeledeki en önemli aktörlerden biriyle ilişkileri tehlikeye atmanın uzun vadedeki faturasının ne olacağı ve bunun kime çıkacağı hala bir muamma.

Başka bir yol mümkün mü?
Bunun yanında mevcut krizi bir şekilde kuşatabilme ve kontrol altına alabilmenin bir başka yolu da Suriye'ye bakışta farklı bir ölçeğe geçerek sadece DEAŞ tehdidinin değil Suriye krizinin tamamının çözümü konusunda iş birliği arayışına girmek olacak. Bu da iki ülke arasında Suriye'yi ilgilendiren insani, güvenlik ve diplomatik alanlarda yeni bir iş birliği kapısını aralamaktan geçecek. Uzun zamandır konuşulup hiç hayata geçirilemeyen güvenli bölge konusu, güvenlik sahasında bölgede istikrarsızlaştırıcı rol oynayan militan ve terörist gruplar ile mücadele ve Suriye krizinin çözümü konusunda bir adım olabilir. Bölgedeki yeni güvenlik mimarisi konusunda atılması gereken adımlar da bu sürecin içerisinde yer alabilir. Bölgeden güvenlik riski ihracının engellenebilmesi ve daha uzun vadede bölgedeki çatışma alanlarında girişilebilecek yeniden yapılandırma süreçlerinde de Türkiye özel bir yere sahip olacak. Bu iş birliği ve çalışma alanlarına sadece Ortadoğu değil aynı zamanda Doğu Akdeniz güvenliği de elbette dahil olabilir.
Bunlar elbette ilk etapta iki ülke arasındaki mevcut krizin kontrol altına alınma yolları. Önümüzdeki dönemde yapılacak görüşmelerde bu konuda ABD'nin ne kadar istekli olduğu ortaya çıkacak. Şimdiye kadar özellikle Obama yönetimi döneminde Türkiye ile bölgede beraber çalışmamak için neredeyse elinden gelen her şeyi yapan kesimlerin ABD'deki yeni yönetimde ne kadar etkili olacakları sorusu çok önemli. Şu ana kadar eylemsizliğin temel politika olarak görüldüğü ve askeri operasyon "başarıları"nın stratejiyi şekillendirdiği ABD'nin Suriye politikasında uzun vadeli bir strateji olup olmadığı da önümüzdeki günlerde daha açık ortaya çıkacak. Bu strateji aslında Türk- Amerikan ilişkilerinin en önemli belirleyenlerinden biri olacak.