ERTAN AYDIN ERTAN AYDIN

30 Mart'ın kazananı sandık ve demokrasi

30 Mart seçimleri, Gezi ve 17 Aralık darbe girişimlerine karşı siyasetin namusunu ayakta tutan sivil iradenin demokratik balans ayarı olmuştur. Bu sonuçlardan sonra, vesayetin son kaleleri de büyük darbe almış, siyasal değişimin tek adresinin sandık olduğu tescillenmiştir

Türk siyasi hayatının en gerilimli ve heyecanlı seçimlerinden birisi haline gelen 30 Mart Yerel seçimleri, seçmenin sandığa gitme oranı açısından dünyadaki en yüksek seviyelerden birine ulaşarak yüzde 90'lık bir rakamla Türk demokrasisin iftiharı olmuştur. Bu yüksek katılım oranı artık Türkiye'de darbeler ve kumpaslarla siyaset yapma döneminin bittiğini ve çok farklı vizyonlara sahip siyasi parti ve vatandaşların demokratik seçimi hakem olarak gördüğünü beyan etmektedir.
Dikkat edilirse, sivil hükümet üzerinde yeni bir vesayet sistemi kurmak isteyen Gülen Cemaati gibi kesimler dahi, amaçlarına yargı darbesiyle ulaşamayacağını anlayınca, taktik olarak düşman gördükleri siyasetçilerin itibarlarının kasetlerle seçmen zihninde karalamaya çalışan, yine seçimlerle ilgili bir kumpası seçmek zorunda kalmışlardır. Bu tür illegal kaset ve telefon dinleme stratejileri, Türkiye'de en demokrasi karşıtı vesayetçi kesimin dahi demokratik seçim ilkelerine mecburen ümit bağladığını göstermektedir. Hatta son günlerde seçimi kaybeden partilerin oyların yeniden sayılmasını istemeleri veya seçimde şaibe var iddialarının kendisi de bizzat önemlidir, zira kimse artık daha yedi yıl önce olduğu gibi kışladan ve generallerden medet uman beyanatlarda bulunmamaktadır.
Türkiye'de demokrasiye ve seçim sandığına olan güveninin tazelenmesinde, muhalefeti ve Gülen örgütünü siyaset alanına çekme başarısı gösteren hükümetin ve başbakanın da büyük rolü vardır. Erdoğan, siyaset dışı tüm oyunları, ısrarla siyasetin şeffaf mecrasına taşıyarak vesayetçilerin tuzağını bozmuş oldu. Buna rağmen, seçim öncesi Gülen örgütünün ortalığa saçtığı kirli kaset siyasetine ümit bağlayıp da, neticede büyük bir hayal kırıklığı yaşayan vesayet bağımlısı kibirli aydınlar hala oryantalist kategorilerle seçmeni aşağılama huyundan vazgeçemiyorlar.
Örneğin, Ertuğrul Özkök, bu seçim bir kez daha Ortadoğu ülkesi olduğumuzu gösterdi, özetle yolsuzluklara değil karizmaya baktı insanlar diyor. Halbuki, seçmen yolsuzluk kisvesi altında ülkeyi vesayetin kucağına itecek oyunu görerek bu tezgahı bozmuş oldu ve demokratik olan yolu seçti. Özkök'ün hayalindeki demokrasi Aydın Doğan ile başbakanların kapalı kapılar ardında iş bitirdiği, Hürriyet gazetesi liderliğindeki medyadan pompalanan skandallarla siyasetin belirlendiği bir demokrasi olup, Avrupa ülkelerindeki demokrasi kültüründen çok uzaktadır.
2014 Seçim sürecinin diğer önemli bir olumlu yanı, Türkiye'deki dini cemaatlerin de şeffaflaşarak, siyasete dâhil olmalarıdır.
Artık devletin laiklik adına dini özgürlüğü kısıtladığı bir sistemin sona ermesinden sonra, dini cemaatler için gizli ve gizemli bir siyaset geleneğinin anlamı kalmadı. Gülen takipçilerinin kapalı kapılar ardında mehdicilik- deccalcilik oynamak yerine, tüm kartların açık oynandığı siyaset meydanında boy göstermeye başlaması demokrasimiz açısından hayırlı olmuştur. Bu anlamda, Gülen cemaati, bir dini grubun, şeffaflaşmaya zorlanmasının en güzel örneklerinden biridir. Yargı ve emniyet içinde gizlice örgütlenmesi deşifre olduktan sonra, Gülen takipçilerinin CHP için kapı kapı dolaşıp oy istemesi, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokrasiye daha fazla yakışmaktadır.
AK Parti hükümeti, eğer kumpas yolunu seçseydi, bu paralel yapının uzantıları ile işbirliği yapabilir, onları muhalefet aleyhine kullanabilirdi.
Fakat tam aksine bu örgütü açık alanda şeffaf siyasete zorlayarak, demokratikleşme yolunu seçti.
Türkiye'deki yüksek katılımlı seçim sürecinin en önemli negatif tarafı ise, aşırı siyasallaşmış Türk toplumunun, hala sivillik ve siyasi medenilik konusunda zaaflarının olmasıdır. Her gün saatlerce siyasi haber, tweet ve mesaj okuyan, günlük sohbetlerinin büyük bir konusunu siyasete ayıran bir toplum olarak Türkiye, bu aşırı siyasallaşmanın duygu dengesini henüz kuramamış durumdadır.
Son seçimler, dünyanın başka hiç ülkesinde görülmeyecek derecede siyasi liderler hakkında küfür ve hakaret kültürünü ifşa etmiştir. AK Parti'nin siyasi performansını, alternatifler göstererek eleştirmek yerine, asılsız ve abartılı iddialarla başbakana haraket etmeyi seçen muhalefetin ruh hali, Gülen'cilerin tweet ve kaset bombardımanıyla iyice kirlenip, normal siyaset kurallarının dışına taşan bir politik ucubeye dönüşmüştür.
Bu şedit ve kaba söyleme ek olarak, siyasi partiler arasındaki uçurum ve bölgesel fark da artmıştır. Örneğin CHP artık Türkiye'nin pek çok bölgesinde hiç varlık göstermeyen bir parti konumundadır ve kendi bölgesine hapsolmuşluk bu partiyi rahatlıkla aşırı söylemlere ve marjinalliğe itebilmektedir.
Türkiye genelinde temsil edilebilirlik bakımından, MHP ve BDP'nin bile gerisinde kalmış olması Türkiye'nin en köklü partisi iddiasında olan CHP için çok düşündürücüdür. Ülkedeki her değişik kesimden oy alma konusunda AK parti yegâne siyasi hareket olma hüviyetini korumaktadır.
Diğer partilerde görülen kutuplaşma ve bölgeselleşmeye kıyasla, ülke birliğinin de teminatı haline gelen AK Parti'nin olmadığı bir seçim haritası iyice parçalanmış ve bölünmüş bir Türkiye haritası çizmektedir.
30 Mart seçimleri, Gezi ve 17 Aralık darbe girişimlerine karşı siyasetin namusunu ayakta tutan sivil iradenin demokratik balans ayarı olmuştur.
Bu sonuçlardan sonra, vesayetin son kaleleri de büyük darbe almış, siyasal değişimin tek adresinin sandık olduğu tescillenmiştir.