VEYSEL KURT VEYSEL KURT

‘Öz-savunma’dan tedhiş stratejisine PKK

Bugün Türkiye tam anlamıyla bir terör tehdidiyle karşı karşıya bulunmaktadır. İstanbul'un merkezinde patlayan bombanın hemen ardından Midyat Emniyet Müdürlüğü'ne yapılan saldırı bu tehdidin boyutlarını göz önüne sermektedir. Suriye'nin içinde bulunduğu durumdan faydalanarak PYD'nin fiili kontrol elde etmesi PKK'nın iştahını kabartmıştı. Benzer bir beklentiyle, 15 Temmuz 2015'te "Devrimci Halk Savaşı" ilanıyla başlayan şehirlerin talan edilme stratejisi artık yeni bir boyuta taşınmış durumda. "Öz-savunma" adı altında başlayan ve şehirleri kontrol etme amacıyla başlatılan bu yeni süreç, devletin kararlı duruşu ve güvenlik birimlerinin etkili operasyonları sayesinde boşa çıkarıldı. Bölge halkının bu stratejiye prim vermemesi hem örgüt hem de HDP'nin bölgedeki karşılığını göstermesi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. PKK'nın binlerle ifade edilen kayıpları ve toplu teslim olma görüntüleri ise örgütün uğradığı hezimetin açık bir göstergesidir. Tam da bu noktada örgüt yönetimi devreye girerek yeni taktikleri devreye soktu: Türkiye'nin sadece doğu ve güneydoğusunda değil batısında ve özellikle büyükşehirlerde tedhiş edici saldırılar gerçekleştirmek. Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve Bursa gibi büyükşehirlerde gerçekleştirdiği eylemler bu açıdan değerlendirilebilir. 17 Şubat ve 13 Mart'ta Ankara'da sivillere yönelik eylemler gerçekleştiğinde PKK bu eylemleri tasvip etmediğine yönelik açıklamalar yapmıştı. Halbuki bu saldırılardan sonra Diyarbakır, Bursa ve İstanbul'da benzer saldırıları gerçekleşti. Bu durum, örgütün sivil-güvenlik görevlisi ayrımı yapmaksızın planlı bir şekilde terör faaliyetlerine hız verdiğine dair önemli bir göstergedir.
Cemil Bayık'ın nisan ayının ortasında il ve ilçelerdeki dağ kadrosunun kırsala geri çekilmesine yönelik talimatı yeni bir aşamanın başlangıcıydı. Bu tarihten itibaren şehir savaşlarını yürütürken, PKK'nın bizzat ya da TAK gibi taşeron örgütler aracılığıyla büyükşehirlerde büyük çaplı terör eylemleri gerçekleştirmeye başladığını görüyoruz. Böylece örgüt sadece kitlesel destek arayışında olduğu bölgelerde değil, ülkenin diğer bölgelerinde de terör faaliyetlerini yoğunlaştırmaya başladı. Bu yönelişin iki temel amaca matuf olduğunu söylemek mümkün.
Birincisi, şehir savaşlarının getirdiği başarısızlığın yanında bölge halkı nezdinde işgalci konumuna düşmüş olma durumundan kaynaklanan eleştirileri bertaraf etmek.
İkincisi ve daha önemlisi ise bütün Türkiye nezdinde bu şartlarda mevcut askeri yöntemlerle çözümün mümkün olmadığına dair psikolojik bir atmosfer yaratarak eleştiri oklarını hükümete çevirmek. Bir gün arayla gerçekleştirdiği İstanbul Vezneciler ve Midyat saldırıları da bu amaca matuf olarak okunabilir. Dolayısıyla örgütün bu tarz eylemleri devam ettirme çabası içinde olacağını öngörmek zor değil. PKK'nın bu tutumu yürümekte olan çatışmasızlık sürecini bitirmekle kalmadı, yeni bir sürecin imkanlarını da ortadan kaldırmış oldu. Hal böyleyken HDP sözcüleri başta olmak üzere, "barış" söylemlerinin tedavüle sokulması, örgütün gerçekleştirdiği saldırıları örtmenin çabasından başka bir şey değil. Gelinen noktada PKK, Kürtler adına konuşan, eylem yapan bir aktör değil, ancak terörize yöntemlerle var olabilen ve Kürtlerin kazanılmış haklarına tecavüz eden yıkıcı bir unsura dönüşmüştür.

Saldırılar karşısında Türkiye
PKK gücünün ve hareket kabiliyetinin sınırlarına gelmiş olsa da, gerçekleştirdiği saldırıların Türkiye'ye maliyeti yalnızca yaşanan can ve mal kaybıyla sınırlı değil. Bir yandan bu kayıpların etkisiyle huzursuz bir ortam oluşmakta, öte yandan Türkiye'nin sahip olduğu enerjiyi ülke içinde harcanmasına zemin hazırlamaktadır. Devam etmekte olan süreç, silahlı terör birimlerine karşı askeri yöntemlerle; bu örgütlere destek veren legal kesimlere karşı legal çerçevede mücadelenin yürüyor olması önem taşımaktadır. Bunun yanında, bir yandan terörle mücadeleyi sürdürürken, bölgenin yeniden şekillendiği süreçte Türkiye'nin çevresinde olan bitene karşı kör ve sağır duruma düşmemesidir. Başta Irak ve Suriye'nin terör üreten birer çökmüş devlete dönüşmesi, Türkiye'nin güvenlik stratejisini içeriden değil, dışarıdan kurmasını gerektirmektedir. Bu yaklaşım tarzı hem terörle mücadelenin çok boyutlu yürütülmesinde kolaylık sağlayacak, hem de Türkiye'ye etrafından yönelecek tehditlere karşı hazırlıklı olmasını kolaylaştıracaktır. Böylece tamamen varlığını koruma güdüsüyle hareket eden terör örgütünün hem içerideki hem de ülke dışındaki kaynakları etkisizleştirilebilecektir.
Son olarak vurgulanması gereken nokta, meselenin adının net bir şekilde koyulması gereğidir: Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı durum bir terör tehdididir. Bu tehditle karşı karşıya olanlar da Cumhurbaşkanı, hükümet ya da AK Parti ve seçmeni değil, tüm Türkiye'dir. Siyasi ya da toplumsal alandaki bazı muhalif kesimlerin bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırdığı şey de maalesef budur.