HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Bravo Kerem!.. Bin defa Bravo!..

Bir defa, bir "Evlat" olarak, Kerem'i yürekten kutladım, pazar akşam üzeri..
Caddebostan Kültür Merkezi'nde perde kapanırken, ellerimi kıpkırmızı yapan alkışlarım ve sesimi kısan "Bravo" çığlıklarım, önce onun içindi..
Bir evlat anne ve babasının adını ancak böyle yaşatırdı işte!..
Yakın dostlarım, sevgili arkadaşlarım Çolpan'la (İlhan), Sadri'yi (Alışık) de yürekten kutladım tabii.. Böylesi bir evlat yetiştirdikleri için..
Ben Kerem'i tanıdığımda, 10 yaşında falandı. İzmir'de, o zaman dünya efsanesi, şimdi adı bile geçmeyen Büyük Efes Otelinde kalırdık, bir ay süren Fuar boyunca.. Ben Modern Folk Üçlüsü'nün meneceriydim. Fuar, ülkenin bütün starlarını toplardı. Bahçe gazinolarında her gece ortalama 30 sanatçı sahneye çıkardı, anlayın.. Ahmet, Doğan, Selami ile karar almıştık. Fuar'da kazandıklarımızı Fuar'da yiyecek, böylece rüya gibi bir tatil yapacaktık.
Bu yüzden, Büyük Efes'te kalıyor, bu yüzden kahvaltı dahil, tüm yemekleri, en güzel, en popüler, en şenlikli Efes restoranlarında yiyorduk.
Efes'in dillere destan yeri Havuz Başı hele.. Bütün günü orda geçiriyorduk.. İki metre ötede Zeki Müren, bir metre beride Ajda Pekkan.. Şurda Barış, orda Cem.. Tanju..
Emel.. Muazzez.. Gönül..Ve de aklınıza kim gelirse..
Gece kazandığımız paranın yarısı havuz başında giderdi.. Nasıl gitmesin..
Aldığımız para 1250 lira..
Bir ayran 20 lira.. Akşama dek yeme içme, vurun hesaba..
O şenlikli havuz başında hem de nasıl eğlenirken Sadri gelirdi.. Omzuma dokunur "Bıkmadın mı Hıncal bunlardan" derdi.. "Gel seninle gidip Kerem'i seyredelim.."
Efes bahçesinde, bugünün halı sahaları benzeri bir çim saha vardı. Orda henüz havuza aklı erecek yaşa gelmemiş küçükler, maç yaparlardı..
Aklım havuz başında kalır, ama asla kıramayacağım Sadri'nin peşine takılıp o çim sahaya giderdim. Kerem'de gerçekten müthiş bir yetenek vardı.. Ama ben Kerem'den çok, onu hem de nasıl hayranlıkla, nasıl gururla izleyen Sadri'yi seyrederdim..
İşte o Kerem, babasının ve annesinin adlarını, bir ömür verdikleri Tiyatro'da yaşatıyor.
Çolpan İlhan Sadri Alışık Tiyatrosu..
Özel Tiyatro!.. Bu devirde Özel Tiyatro yapmak, bir ideal işi.. Yüreğini koymazsan olmaz..
Koyup yapanlar da genelde yapımı ucuz, seyircisi kesin, üç beş oyuncu kadrolu Fransız vodvillerini seçiyorlar. Mini etekli bir manken kız, yakışıklı bir delikanlı ve açılıp kapanan beş altı kapı..
Şimdi böylesi ortamda, 20 kişilik bir kadro gerektiren ve oynanması kadar seyretmesi de zor Guguk Kuşu /Kafesten Bir Kuş Uçtu/ One Flew Over the Cucko's Nest'i seçmek, benim bütün ölçülerimle intihar etmek demekti.
Yani Kerem, mesela beni arasa ve "Hıncal Ağbi Guguk Kuşu'nu sahnelemeyi düşünüyoruz" deseydi.. "Sakın ha" der, engel olmak için elimden geleni yapardım, bir anne ve baba dostu olarak.
Çünkü ben Guguk Kuşu'nu önce sinemada izlemiştim. Sinema tarihinde, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Senaryo olarak, Oscar'ın en büyük beş ödülün beşini de kazanan 3 filmden biri olmuştu, 1975'te Guguk Kuşu..
Jack Nicholson ve Louise Fletcher olağanüstü kere olağanüstü güzel, muhteşem oynamışlardı.
Film öyle pahalıydı ki, Türk işletmeciler, piyasası iyice düştükten sonra, 1981'de sokabilmişlerdi vizyona..
Ama ben Holly sayesinde, Balgat'taki Amerikan üssü sinemasında, 75'te izlemiştim bile.. 81'de büyük bir zevkle tekrar izledim..
Sonra, 1990'da Devlet Tiyatrosu oyunu sahnelemeye karar verdi. O zaman Devlet Tiyatrosu da, Devlet Tiyatrosuydu ha.. Hele büyük yapımları, dünya çapında olurdu.. Buna rağmen, filmdeki oyunculuk o derece üst düzeydeydi ki, çok sevdiğim, sanatına hayran olduğum ve de yakın arkadaşım Bozkurt Kuruç (Hem gazeteci sanatçı olarak dosttum Bozkurt'la, hem de askerde, takım komutanlarıydım..) Jack Nicholson'un rolüne çıkıyor diye heyecanlıydım..
"Ya başaramazsa.."
Ama başardı Bozkurt.. Olağanüstü bir Randall McMurphy kompozisyonu yarattı.
Bir rolü sinemada oynamakla, sahnede oynamak çok farklı.. Sinemada "Olana dek" tekrar şansın var. Sahnede geçen saniyeyi geri getiremezsin..
Bozkurt harikalar yarattı, gönüllü deli rolünde.. Devlet Tiyatrosu'nun Cüneyt Bey'den sonraki en unutulmaz oyunu ortaya çıktı.. Kaç defa izledim, hatırlamıyorum..
Bir ay kadar evvel, Oktay aradı..
Kaynarca.. "Hıncal Ağbi, Guguk Kuşu'nu oynamaya başlıyoruz, gel muhakkak" dedi.. "O oyun tımarhanede geçer. Ama bu oyunu oynamaya karar veren bir özel tiyatro olarak siz zaten tımarhaneliksiniz" dedim.
Oktay "İlle gel" dedi.. Zorlu'da oynuyorlarmış.. "Ben Zorlu'nun önünden bile geçmem" dedim..
Cumartesi günü aradı Oktay "Yarın Caddebostan'dayız" diye..
Maç da yoktu, seyretmem gereken, liglere ara verildiği için..
Yani hiç bahanem yoktu.. Kalkıp gitmeye mecburdum. Bir ayağım hep geride kalarak gittim.. Kadıköy'de bir gösteri varmış. O yüzden trafik yürümez olunca, yetişme imkanımız nerdeyse kalmayınca, hatta için için mutlu oluyordum.. "Olmadı, ne yapalım" demek için..
Ama, asansörden çıktık ki, salon kapısı açık.. Trafiği hesap edip, perde açmayı beş dakika ertelemişler.. "Kader utansın, ne yapalım" dedim..
Girdim içeri..
..Ve nasıl gururla, nasıl yaşlı gözlerle çıktım dışarı, 3 saatin sonunda..
İçerde tüm gücümle "Bravo" diye bağırmıştım. Bizi aşağı indiren asansörde bu defa içimden "Bravo.. Bravo Kerem" diye haykırarak!..
O asansörde Çolpan'ın da, Sadri'nin de benimle olduklarını hissederek..