Asmalı Kahve ve şişedeki gemi

Antalya’nın bugünkü Yat Limanı, eskiden şehrin İskele’siydi. İskele’nin en canlı yeri de Asmalı Kahve idi

Asmalı Kahve ve şişedeki gemi

Antalya İskelesi,1980'lerde Yat Limanı olduktan sonra, eski canlılığından çok şey kaybetti. Özellikle oradaki Asmalı Kahve, bütün miçoların, kaptanların, balıkçıların, diğer gemi adamlarının boş zamanlarında vakit geçirdikleri, sohbet ettikleri bir buluşma yeriydi. Balık ihaleleri orada yapıldığından, balık ihtiyacı olan lokanta sahipleri, kalabalık davetleri olan Antalyalı aile babaları, sabahın erken saatlerinde orada olurlardı. Hatta birçok kimse, ihtiyacı olmasa da balık ihalelerini seyretmek, o heyecanı görüp yaşamak için İskele'ye inerlerdi. Yat Limanı'na dönüştürülmesi sırasında, Asmalı Kahve yıkılıp ortadan kalkınca, Antalya İskelesi de eski canlılığından çok şey kaybetti. Şimdi Yat Limanı'ndaki gemicilerin kendilerine ait, boş zamanlarında dinlenebilecekleri, buluşup sohbet edebilecekleri, deneyimlerini paylaşabilecekleri bir kahvesi bile artık yok. Asmalı Kahve, yeni Yat Limanı düzenlemesi kapsamında yıkılıp tarihe karıştı. Yıkımla birlikte, eski İskele'ye neşe katan balıkçıların, deniz adamlarının, İskele müdavimlerinin de ayakları, eski İskele'den kesilmiş oldu. Yetkililer hep bana sormuşlardır. Eski İskele'yi canlandırmak istiyoruz, şunu yapıyoruz, yerleri yeni taşlarla döşüyoruz vs. diyorlar. Ben de her zaman söylemişimdir: "Balıkçı Kahvesi olmazsa, yaptığınız yapacağınız her şey boşuna olur." Çünkü eskiden şehirden birçok Antalyalı da, gemi adamlarının arasında olmak, onların sohbetlerini dinlemek için o kahveye inerdi. Bugün Yat Limanı'nda tek bir Antalyalıyı göremezsiniz. Neden mi? Çünkü eski İskele Kahvesi, Antalyalının da bir yaşam alanı idi. O artık yok... 1930'lu yıllarda ünlü edebiyatçılarımızdan Sabri Esat Siyavuşgil de İskele'deki Asmalı Kahve'nin sık sık müşterisi olmuş ve Asmalı Kahve'de bir şişe içinde gördüğü bir gemiyi hatırlıyor. Ve Antalya İskelesi'ni anlatıyor:

ŞİŞEDEKİ GEMİ
"Çocuktum. Akdeniz kıyılarında küçük bir şehirde oturuyorduk. Harbi Umumî şehri denizden ayırmış, karaya atmıştı, iki direkli, geniş karınlı bodur gemiler, kuma çekilmiş, güneşin altında tahtaları esneyerek, boyaları çatlayarak çile dolduruyorlardı. Demirlerinde, zincirlerinde yıllanmış yosunlar, kuruya kuruya, âdeta birer örümcek ağı haline gelmişti. Saatleri onların kumsalda kısalıp uzayan gölgelerinden öğreniyorduk. Akşam üstü imbat çıktığı zaman sarsılan iplerine dalarak, içlerinden gelen çatırtıları dinleyerek uzun bir yolculuğa çıkmış gibi oluyorduk. Limanın karaya vurmuş bir balık gibi koktuğu, çürüdüğü, ufalanarak dağıldığı bu devirde, yalnız iskele üstündeki kahvede enginin hatırası yaşıyordu. Kahve, yarısı iskelenin taşlarına, yarısı da denize çakılı kazıklara oturtulmuş, üstü kapalı, dört köşe bir tahtaboştan ibaretti. Deniz azdığı zamanlarda dalgaların yıkadığı pencereleri, budak yerlerinden zümrüt gibi bir su parçasının göründüğü köhne taban tahtaları, çepeçevre peykeleri, arkalıksız iskemleleri ile hatırlı müşterilere mahsus sandalyeleri vardı. Duvarlarında aynı maceranın muhtelif sahneleri hissini veren, cilâlı kâğıda basılmış renkli resimler. Sekiz yaşımın bütün dikkati, saatlerce bu resimler üzerinde oyalanır, bütün zekâm bu dağınık tasvirleri maceranın mantıkî seyrine göre sıralamaya uğraşırdı. Ancak şimdi, her resimde ayrı bir pozda duran kıvırcık saçlı, zeytunî renkli, kulakları küpeli adamı gözlerimin önüne getiriyorum da, iskele kahvesinin duvarlarına karmakarışık asılan cilâlı tasvirlerin Othello macerasına ait olduğunu anlıyorum. Bu sırrını bir türlü çözemediğim muammalı resimlerden kafam yorulunca kahvenin en mutena yerine asılmış kocaman bir tablonun etrafında dört dönmekle vakit geçirirdim. Bu da ötekiler gibi esrarlı bir resimdi. Fakat etrafında sağa sola biraz hareket etmekle muammasını çözebiliyordum. Resme karşıdan bakıldığı zaman beyaz sakallı ve koyun bakışlarıyla Sultan Reşat görülüyordu. Sağından baktınız mı, kılıcının kabzası çenesine kadar gelmiş, arkasında geniş bir kaput, veliaht Yusuf İzzettin. Soldan bakılınca da, kabarık göğsü, yukarıya kıvrık bıyıklarıyla Enver Paşa. Asıl tabloya dikine yapıştırılmış mukavvadan şeritlerin bu şaşırtıcı oyunu karşısında, bütün bilgiçliğim, yaşıma has bir gururla şaha kalkar ve halledemediğim Othello tasvirlerinin acısını, her seferinde birkaç defa tavaf etmekle, bu hileli tablodan çıkarırdım. Kahvede beni meraka, hattâ üzüntüye düşüren başka bir şey vardı: Tavana ince bir zincirle asılmış kocaman şişe. Bu âdi bir binlikti, camı renksiz, ağzı tıpalı bir binlik. Zincir şişeye tam ortasından dolanmıştı ve şişe, yere muvazi duruyordu. Asıl muamma, şişenin içindeydi. İlk defa gördüğüm vakit, camın üstüne yapılmış bir resim sanmıştım. Dikkatle bakınca resim olmadığını anladım. Hayır resim değildi, gemi idi. Şişenin içine nereden girdiğini bir türlü anlayamadığım üç direkli bir gemi. Her şeyi tamamdı. Direkleri, yelkenleri, kaptan köşkü, çapası, hattâ incecik kumdan denizi bile vardı. Gemi, şişeyi öylesine dolduruyordu ki, daracık ağızdan geçip içeriye girmiş olmasına imkan yoktu. Kaç defa, bu geminin gene bir mucize ile küçülerek, eriyerek, buhar olarak tekrar şişenin dar ağzından süzülüp çıkmasını bekledim. Başımı yukarıya kaldırmaktan boynumun ağrıdığı oldu. Arkalıksız iskemlelerin üstüne çıkarak, çocuk kafamın halletmekten ümidini kestiği bu muammayı saatlerce üzüntü ile, korku ile, hattâ dehşetle seyretmekten buruk bir tat duyuyordum. Dışarıda deniz, içerde tavla şakırtıları, sigara dumanları, çay, kayısı şurubu, ısınmış meşin ve pestili çıkmış iskambil kâğıdı kokuları içinde, cam mahfazasında muhayyel seyahatlere açılan bu harikulade gemi, beni âdeta büyülemişti. Onda, kumsala çekilmiş bodur gemilerde duymadığım bir ihtiras, bir macera zevki, bir nevi kahramanlık seziyordum. O, imkânsızlığın içine sığmasını bilmiş harikulade ihtimallerle yüklü gibiydi. Kumdan denizinin bir gün dalgalanacağını ve geminin pupa yelken arkasında köpüklü bir iz bırakarak engine açılacağını hayal ediyordum. Şimdi o şişedeki geminin sırrına ermiş gibiyim. Nereye baksam, hayat tavanına asılı, gişede gemiler görüyorum. Hepsi de aynı dalga, köpük, martı hasreti içinde, engine açılmak iştiyakıyla yanan, fakat bir türlü palamarları çözemeyen gemiler. Ama bir türlü şişelerinden süzülüp çıkamıyorlar ve bir türlü tavana asılı kalmaktan kurtulamıyorlar."

SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL
(1907-1968)-Türk şair, yazar, psikolog, çevirmen, ansiklopedist. Yedi Meşaleciler Topluluğu'nun kurucularındandır. Psikoloji alanında akademik kariyer yaptı ve 1942'de profesör olarak ömrünün sonuna kadar öğretim üyeliğini sürdürdü.

BİZE ULAŞIN