Kentler tarihleri ile yaşar

Kentler tarihleri ile yaşar
Antalya kentinin her yerinden adeta tarih fışkırıyor
Antalya Kaleiçi'nde olsun, sur dışında olsun, nereyi birkaç metre kazarsanız kazın; muhakkak önceki devirlerden kalma eserlere rastlarsınız. Böyle durumlara Antalya Kaleiçi'nde de bugün, sık sık tanık olduğumuz gibi; benzer bir olayı ilk kez, Doğu Garajı denilen yerde 1970'li yılların ortasında yapılan bir apartman inşaatı sırasında da yaşamıştık. Beş altı metre derinlikte, toprak altından Roma devrine ait devasa mermer lahitler ortaya çıkınca, kazı yeri alelacele kapatılıp üzerine apartman inşa edilmişti. Sonra da Doğu Garajı olarak adlandırılan bölgede bine yakın Antik mezar ortaya çıkarıldı. Şimdi o alan, Nekrolpol Müzesi olarak şehir kültürune kazandırılıyor. Aslında bu eserlerin öylece toprak altında kalmalarına seviniyorum. Çünkü 2 000 yılı aşkın bir devri kucaklayan, buram buram tarih kokan güzelim Antalya'm; bırakın toprak altını, toprak üstündeki eserlerine bile ne yazık ki sahip çıkamıyor. Bugün hala ayakta kalarak yüzyıllar boyunca yağmura, fırtınaya, boraya, zelzeleye, yangına, saldırıya, talana dayanabilmiş ve adeta "Benle ilgilenecek kimse yok mu?" diye haykıran daha onlarca eser var Antalya kenti içinde. Bunların bir kısmı Roma Dönemine, bir kısmı Bizans ve Selçuklu Dönemi'ne, bir kısmı da Osmanlı Dönemi'ne ait eserler.

GÖREMEDİKLERİMİZ
Kalekapısı tramvay durağının yanındaki kulelerin yanından geçerken, Romalı bir taş ustasının çekiç seslerini hala duyar gibi olurum. Ancak Kalekapısı'nda iki kule arasına sokak köpekleri için konuşlandırılan onlarca köpek kulübesi, bir turistik şehre acaba ne kadar yakışıyor? Biraz ilerisinde bir süre Devlet Güzel Sanatlar Galerisi olarak hizmet veren eski Mevlevihane'de restorasyon çalışmaları sürüyor. O mekanın yanından yürürken, ney eşliğinde semazenlerin dans ettiğini hissederim. Mevlevihane'nin hemen yanında, sekizgen ve üstü konik taş çatılı türbede, hayatı Kıbrıslılarla yaptığı amansız mücadelelerle geçen Antalya'nın Fatihi Zincirkıran Mehmet Bey'in mütevazı sandukasından, sanki bize söyleyecekleri varmış gibi gelir bana. Onun alt kısmındaki düzlükte yer alan Osmanlı Padişahı II. Beyazid'in eşi ve Şehzade Korkut'un 1502 yılında ölen annesi Nigar Hatun'un türbesi. Ne kadar da gözlerden ve ilgiden uzakta kalmış gibi gözüküyor. Bir padişah eşinin Antalya'nın kent merkezinde gömülü olduğunu acaba kaç Antalyalı biliyor? Ya, Antalya'nın günümüze kalan tek simgesi? Yivli Minare'nin karşısındaki İmaret Medresesine konuşlandırılan, göze hiç de hoş gelmeyen hatıra satış reyonları, ne kadar bu tarihi yerlerin ruhuna uygundur? Neden bu medreseyi aslına uygun restore etmeyiz? Bir kez olsun, Yivli Minare çevresinde turist gözüyle gezinti yaptınız mı? Kaleiçi'ndeki Kesik Minare denilen eserin durumu ise içler acısıydı. Neyse ki,şimdi orada Antalya Valiliği tarafından bir cami ile çevre düzenlemesi yapılıyor. Turizm Master Planı yerine, bence Tarihi Eserlerimizin Koruma ve Yaşatma Master Planı yapılmalı öncelikle. Bunların her biri bizden öncekilerin, bizlere bıraktığı birer emanet ve miras. Ne yazık ki biz, bu mirasa sahip çıkamıyoruz ve hepsini 'reddi miras' olarak kabul etmiş gibiyiz adeta. Bu konuda mevcut yerel imkan ve yetkilerin sınırlı olduğunu ve kamu otoritesinin etkinliği kadar, belki ondan da fazla sivil toplum kuruluşlarının gayretinin gerektiğini biliyorum.

KÜLTÜR ETKİLEŞİMİ
Görüldüğü gibi Bizans kültür ve tarihi olmasaydı, Selçuklu tarih ve kültürü oluşmazdı. Selçuklu tarih ve kültürü olmasaydı, Osmanlı tarih ve kültürü ortaya çıkmazdı. Osmanlı tarih ve kültürü olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarih ve kültür değerleri doğmazdı. Bu nedenle bugün sahip olduğumuz tarih, kültür ve doğal çevre gibi birçok değerleri bizim geçmişten alıp geleceğe taşımamız lazım. Yani her tarihi eser bizim, dünden bize birer mirastır.

GEÇMİŞTEN GELEN MİRAS
Antalya kentinde Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti kültürleri birbirlerinden sürekli etkilenmişlerdir. Örneğin bir Türk Hamamı'nın kökü Roma'ya oradan, Bizans'a dayanır. Selçuklu devrinde etkin olan Ahilik Teşkilatı da Roma sosyal düzeninden alınan bir esnaf örgütlenmesi idi. Eskiden Bizans'ta da Maestranza denilen meslek loncaları bulunuyordu. Maestranzalar'ın amacı haksız rekabeti önlemek, meslektaşlar arası ilişkileri düzenlemek, mesleki yardımlaşmada bulunmaktı. Üyeler genel kurul yapıyor; "Console" adı verilen bir başkan seçiyor; meslektaşlar arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapıyorlardı. Ayrıca loncalara alınacak üyeler hakkında karar veriyorlardı. Maestranzalar hastalara yardımcı oluyor, çalışmayan meslektaşlarına bakıyor; yaşlı ve fakirleri destekliyor, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarını karşılıyor; hapse düşenlerin haklarını arıyor; onlara omuz veriyorlardı. Olağanüstü durumlarda silahlanarak kentin korumasını da üstleniyorlardı. Hızlı artan nüfus artışı Antalya'da her şeyi silip götürdü. Son kırk yılda anıt bina ve konaklarımızın birçoğunu yeni inşaatlara kurban ettik. Bunlar bugün önemli bir gelir elde ettiğimiz turizmin de birer parçası olduklarına göre; en azından elimizde kalanları korumak, insanlığın kullanımına sunmak ve büyük bir özenle geleceğe taşımamız gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Kentler tarihleri ile yaşarlar.
BİZE ULAŞIN