Filmlerin sesi yokken

Cannes 2011'de, korkulu bir geleceğe ve dünyamızın sonuna değinen iki önemli filmin (Hayat Ağacı ve Melankoli) yanı sıra sinema sanatının ilk günlerine eğilen Artist filmi de büyük ilgiyle karşılanmıştı. Ve film, şu günlerde Oscar'ın en büyük adayları arasında. Bu Fransız yapımı, aslında tam bir 'sinefil filmi'. Yani büyük kitleden çok, sinemanın sanat yanına duyarlı, bilgili ve bilinçli bir seyirciye göre... Bu açıdan, özellikle ABD'de böylesine beğenilip Altın Küre ve şimdi Oscar'larda ağırlığını koyması, bence tam bir sürpriz. Çünkü bu, sonuç olarak tümüyle sessiz ve siyah-beyaz bir yapım. Aslında tam olarak sessiz değil: Çünkü bol fon müziği var. Ama konuşmalar duyulmuyor ve o dönem filmlerinde olduğu gibi, arayazılarla veriliyor. Bu açıdan, filmin en güzel sahnelerinden birini hatırlatayım: Asıl kahramanımız ünlü sessiz film yıldızı George Valentin, bir sabah birden sesler duymaya başlıyor. Dışarıdan gelen gürültüler, düşen bir eşyanın, hatta bir yaprağın sesi. Ve tüm bu sesler giderek artarken, o tek bir sesi duyamıyor: Kendi sesini... Hem de avazı çıktığı kadar bağırmasına rağmen... Çok ilginç, çok kapsamlı, sesin hayatımızdaki yeri üzerine çok şey söyleyen bir rüya sahnesi... Aslında filmin ABD'de gördüğü ilgi anlaşılabilir. Çünkü ne de olsa Hollywood anlatılıyor. Ve tıpkı ünlü Singin' in the Rain (Yağmur Altında) müzikali gibi, sessiz dönemin bitip sesli sinemanın bomba gibi patladığı yıllar... Ayrıca yine üç kez filme alınmış bir Amerikan klasiği olan Bir Yıldız Doğuyor'a da çok benziyor. Yani, biri çökerken öbürü yükselen bir sanatçı çiftin öyküsü. Amerikalılara kendi kültürleri ve tarihleri üzerine şeyler söylediği açık. Ancak Artist'i yine sinemanın geçmişine eğilen, Oscar'ın diğer güçlü adayı Martin Scorsese filmi Hugo'dan ayıran temel nokta, bunun alçakgönüllüğü. Scorsese tümüyle teknolojiye dayalı, üstelik üç boyutlu çekilmiş bir büyük kitle filmi sunarken, yazaryönetmen Hazanavicius bunu, sessiz sinemanın tüm öğelerini büyük bir sadakat ve sadelikle kullanan, daha nostaljik, daha Avrupa kültürüne yakın bir filmle yapıyor. Ve sessiz ve de siyahbeyaz olmanın dezavantajlarını, andığım rüya sahnesi gibi son derece çarpıcı ve sinemasal sahnelerle gidermeye çalışıyor. Böylece film, sinemanın ilk 30 yılındaki özelliklerini modern ve zekice bir geriye bakışla kullanıyor. İlk şaşkınlık anları geçince de, bizi avucuna almayı başarıyor. Jean Dujardin'in ve genç oyuncu Berenice Bejo'nun başarıları olağanüstü. Ayrıca John Goodman, James Cromwell, Malcolm MacDowell gibi oyuncuların yan rolleri de. Harika köpek Uggie'yi de unutmayalım! Sonuç olarak, bu özgün film, hele Hugo ile birlikte ele alındığında, artık ilk 100 yılını çoktan geride bırakmış ve majör bir sanat olduğunu kanıtlamış sinemanın, zaman zaman geriye bakmak, kökenlerine dönmek ve bir tür hesaplaşmaya gitmek isteğini gösteriyor. Bu hatırlama böylesine sempatik filmlerle olduğu sürece, hiçbir sorun yok!
ARTİST ***
(L'Artiste) / Yönetim ve senaryo: Michel Hazanavicİus Görüntü: Guillaume Schiffman / Müzik: Ludovic Bource Oyuncular: Jean Dujardin, Berenice Bejo, John Goodman, James Cromwell, Penelope Ann Miller, Missi Pile, Ed Lauter , Malcolm MacDowell / Fransız filmi.

Şişman boksörün Türkiye macerası
Ata Demirer, bir mini-efsaneye dönüşen iki filmlik Eyvah, Eyvah serisinden sonra merakla beklenen yeni filmini sunuyor: Yazar ve yıldız olarak... Ve hiç de hayal kırıklığı yaratmıyor. Demirer bu kez 'Alamancı' ırkdaşımız Ayhan Kaplan rolünde. Yaşı ilerlemiş ve iyice düşüşe geçmiş bir boksör eskisi olan Kaplan, hep kaybettiği maçlar yüzünden üçkağıtçı menajerine borçlanıyor. Üstüne üstlük, şikeli son maçını kimsenin beklemediği biçimde kazanmaz mı? Borç katlanıyor ve o da bir öneriyi değerlendirip anavatana dönüyor: Antalya sahilinde bir küçük motele... Ama bu davetin ardında da tam bir üçkağıtçılık vardır. Çünkü o arazinin yüzde 50'si Ayhan'ın üzerindedir: kendisi bilmese de... Yıllar önce amcası yeğenine bu iyiliği yapmıştır. Ama amca kendini bilmez haldedir ve de kızıyla hinoğlu hin damadı, milyarlık araziye konmak niyetindedir. Saf ve dürüst Berlin Kaplanı, hem bu oyunu bozmak, hem âşık olmak, hem de ülkemizin güzelliklerini yeniden keşfetmek serüvenini yaşayacaktır. Film, öncelikle komediyi ve güldürmeyi temel amaç yapmamasıyla dikkat çekiyor. Evet, bu bir komedi ve bir Ata Demirer filmi. Ama komediyi abartma çabası hiç yok. Kendi içinde birer komedi mini-zirvesi olan sahneler yok değil: Rafting bölümü, tüm ring sahneleri ya da gerçeğin ortaya çıktığı bölüm gibi... Ama genelde, en doğal biçimde akan bir hikaye bu. Ve güldürdüğü kadar düşündürüyor ve hüzünlendiriyor. Yani hayatın daha birebir yansıması gibi. (Kimilerine eski Yeşilçam'ı ve onun komedi-dram iç içeliğini hatırlatması bundan olsa gerek- ben katılmasam da). Film bu açıdan Yılmaz Erdoğan'ın sinemasına, özellikle de Neşeli Hayat'a yaklaşıyor denebilir. Öte yandan, Demirer bu yeni karakterde döktürüyor. Şaşkın hali, şaşı bakışları, çocuksu tavırlarıyla, iki kültür arasında kalmış bir saf Türkü gayet iyi oynuyor. Ama belki en iyisi, konuşması. İkisini de kırık-dökük konuştuğu iki dilin birleşmesi, sanki yeni bir dil yaratıyor. Ayrıca (anlaşılan istediği halde denetleyemediği) kilolarını bir sempati, giderek güldürü malzemesi olarak kullanmayı da beceriyor. 'Şişman boksör' tiplemesi, yadırgatmıyor ve yerine oturuyor. Aynı biçimde, cinsellik iması bir yana, aşk bile hissedilse de görselleşmiyor, somutlaşmıyor. Bu konudaki ciddi bir dikkat ve özen var! Hakan Algül yine işlek, işlevsel ve su gibi akan bir anlatım tutturmuş. İyi seçilmiş yan oyuncuların da desteğiyle, rahatça, hatta keyifle izlenen bir film. Şener Şen, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz gibi adlardan sonra Demirer'in de komedinin çıtasını böyle yüksek tutabilmesi, popüler sinemamız için büyük kazanç.
BERLİN KAPLANI ***
Yönetmen: Hakan Algül / Senaryo: Ata Demirer / Görüntü: Gökhan Atılmış / Müzik: Fahir Atakoğlu/ Oyuncular: Ata Demirer, Necati Bilgiç, Nihal Yalçın, Numan Açar, Özlem Türkad, Tonguç Oksal, Cemil Özbayer / BKM yapımı

ELVEDA SEVGİLİ DOST
Theo Angelopoulos, 20. yüzyılda sinemayı radikal biçimde yenileyen bir avuç sinemacıdan biriydi. Yunan sanatçı, Paris'te edebiyat ve sinema okumuş, dönüşünde cunta altındaki ülkede eleştirmenliği ve sinema yapmayı seçmişti. 1970'teki ilk filmi Reconstruction (Canlandırma) ile büyük ilgi çekmişti. Ardından 36 Günleri, Oyuncuların Yolculuğu, Avcılar, Büyük İskender, Kitara'ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar gibi filmler geldi. Sonraları da Leyleğin Geciken Adımı, Ulis'in Bakışı, Cannes'da Altın Palmiye aldığı Sonsuzluk ve Bir Gün gibi filmler... Niye önemliydi? Öncelikle ülkesinin ve Avrupa'nın özellikle 20. yüzyılda yaşadığı büyük serüvene olan ilgisi nedeniyle... İki büyük savaş, devrimler, kıyımlar, sokak eylemleri, ideolojik çatışmalar onun asıl ilgi alanıydı. Bu temelde politik sinemayı son derece çarpıcı bir biçimde veriyordu: Çok uzun ve kesintisiz çekimleri büyük bir ustalıkla gerçekleştiriyor, böylece bize hayatın gerçek ritmini ve akışını duyumsatıyordu. Ayrıca, aynı çekimin içinde zamansal ve mekansal sıçramalar yapıyor, tarihin içinde geriye veya ileriye gidiyor, bir kentten öbürüne atlıyor, sadece tematik bir bağı korumakla yetiniyordu. Bu büyük macerada yanına aldığı besteci Eleni Karaindrou, görüntü ustası Giorgos Arvanitis gibi değişmez dostları vardı. Ülkemizin de bir büyük dostuydu. Onunla sayısız kez ve değişik yerlerde birlikte olmuş ve konuşmuştuk. Bir kısmını ülkemizde çekeceği son filmini bitirememesi ne yazık...

TEKRARIN TEKRARI FİLM
1973'ten kalma bir televizyon korku filmini yenileme çabası. Eski ve görkemli bir malikaneye yerleşen ve annesinden ayrıldığı için babasından nefret eden bir küçük kız, orada yeraltında yaşamakta olan küçük ve ürkünç yaratıklar keşfeder. Klasik lanetli ev temasına hiçbir yeni ve farklı açılım getirmeyen, sadece yaratıkları sunmak için modern teknolojiden bol bol yararlanmakla yetinen ucuz bir korku filmi. Böyle bir filmde yazar ve yapımcı olarak Meksikalı usta Guillermo Del Toro'nun imzasını bulmak şaşırtıcı: Bu gereksiz maceranın içinde niçin yer almış ki?

KARANLIKTAN KORKMA *
(Don't be Afraid of the Dark) Yönetmen: Troy Nixey / Senaryo: Guillermo del Toro, Matthew Robbins /Görüntü: Oliver Stapleton/ Müzik: Marco Beltrami/ Oyuncular: Guy Pearce, Katie Holmes, Bruce Gleeson, Bailee Madison / Amerikan filmi.





BİZE ULAŞIN