Satılmayan eserlerimi denize attım!

Çağdaş sanatın ve heykelin Türkiye'deki öncülerinden Füsun Onur, sergileriyle gündemde. Bu yıl dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden Documenta'ya katılan Onur "Eskiden bana deli gözüyle bakıyorlardı," diyor

Füsun Onur, Türk sanat tarihinin mihenk taşlarından biri. 1960'ların sonunda sanattan anlaşılan yalnızca yağlı boya tablolarken; o, sesi ve ışığı sorguladığı sıra dışı heykelleriyle Türkiye'ye çağdaş sanatın kapılarını açtı. Bugün, Boğaz kıyısındaki ahşap bir yalıda, ablası İlhan Onur ve kedisi Zorba'yla yaşıyor.Kendisine neredeyse 'deli' gözüyle bakılmasına yol açan eserlerini de ailesine ait bu yalıda üretmiş. Hatta gün gelmiş, satılmayan eserlerini yalının kıyısından denize atıvermiş... Diğer yandan Onur, Türkiye'nin yanı sıra dünya sanatı için de oldukça önemli bir isim. Bu yıl Almanya'da düzenlenen dünyanın en önemli çağdaş sanat etkinliklerinden Documenta 13'e katılan iki Türk sanatçıdan biriydi. Pilevneli Project'teki 'Tekire Ağıt' sergisi geçen hafta sona eren, ancak Maçka Sanat Galerisi'ndeki 'Çeşitlemeler' sergisi 1 Aralık'a kadar devam edecek olan Onur'un evine konuk olduk; hem eserlerini hem de sanat yolculuğunu konuştuk.
-Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Neler etkiledi sizi sanata başlarken?
-
Çok mutlu bir çocukluk geçirdik. Annem daha sertti, babamsa 'İstediğini yap,' derdi. Annem 'Sokakta, vapurda çikolata yenmez,' derdi, babam sokakta 'Fındık fıstık alayım mı, annene söylemem,' derdi. Sık sık resim yapardık. Babam bize kağıt, kalem, boya getirir; kardeşlerimle beni yarıştırır, hangimizin iyi yaptığına bakardı.

AİLE BÜYÜKLERİNİ DİNLEMEDİM
- Sanata ilginizi keşfedip, desteklediler sizi sanırım.
- Küçüklükten beri heykeltıraş olmak isterdim. Kille balerinler yapardım, sonra filmlerdeki etkilendiğim sahneleri yapmaya başladım. Babam öldükten sonra heykel eğitimi almaya karar verdim. Aile büyükleri mimarlık gibi para kazandıracak şeyler okumam gerektiğini söyledi. Ama annem 'Bırakın kızı, nereye isterse gitsin,' dedi. Böylece heykel bölümüne yazıldım.
- Cumhuriyet döneminin çocuğusunuz. Bu açıdan baktığınızda nasıldı o günler?
- Babam çok küçük yaşlarda işlemişti bize Atatürk sevgisini. Babam Osmanlı devrinde yaşadığı halde, Atatürk'ü çok seviyordu. Annem de çok moderndi. Babam namazını evdeyken kılardı. Akşamları dua etmesini öğretir, arkasından da hikayeler anlatıp, öyle yatırırdı bizi. Çok liberal, çok hoşgörülüydüler. Benim de tabii büyük bir Atatürk sevgim var. Türk kadınlarıyla ilgili bir eser istediklerinde, aklıma ilk gelen kişi Zübeyde Hanım olmuştu.

HALK BENİ ANLADI
- 'Eskiden bana deli gözüyle bakıyorlardı,' diyorsunuz bir röportajınızda...
-
Aynen öyle! Zaman zaman benim de 'Acaba deli miyim?' dediğim oluyordu açıkçası, ama eserlerimi yapma isteği hep daha ağır basıyordu. Kim bilir? Belki böyle ilginç tepkiler almasam, kendi bildiğimi okumakta bu kadar ısrar etmezdim.
- Halktan ne gibi tepkiler alıyordunuz?
-
Halktan genelde hep olumlu tepkiler aldım. Anlaşılır olmak veya olmamak gibi bir kaygım hiçbir zaman olmadı. Sergilerimde gördüm ki; duyarlılığınızla, aklınızla bir şeyler verirseniz, halk onu çok güzel anlıyor.
- Size retrospektif teklif edildiğinde 'Zaten tüm eserlerimi sattım,' demişsiniz. Bittikten sonra eserlerinize pek bağlılık duymuyorsunuz sanırım.
-
Yapıyorum ve orada bırakıyorum. Sattım desem de, aslında attım çoğunu. Kocaman heykellerdi; atölyeye sığmayınca denize attığım bile oldu. Birçok eserimi de ablam korudu. En büyük destekçim odur. Ben fotoğraftan anlamam; o fotoğrafladı tüm eserlerimi.

BİZE ULAŞIN