Ben köyümü özledim...Roman

Danimarka'da başını Türkiye kökenli göçmenlerin çektiği bir grup yeni bir edebi tür yaratmak üzere. Ben bu türe ne ad verileceğini bilemiyorum, belki yazının sonuna doğru netleşir. Ya da siz bir isim bulursunuz belki.

Şimdi şöyle oluyor. Eli kalem tutan bir Danimarkalı, Danimarka'da yaşayan herhangi bir göçmeni hayatını anlatması için razı ediyor, onu kitap yazmaya teşvik ediyor. Eli kalem tutan Danimarkalı bir yayınevi editörünü de elde edilen göçmenin hikayesini kitap olarak yayınlaması için razı ediyor. Bu razı edilen göçmenler genellikle herhangi bir şekilde kamuoyunun gündemine gelmiş, medyada ismi bir kaç kez geçmiş isimler oluyor. Ya bu kişiler herhangi bir belediyenin sosyal bir projesinde çalışıyorlar, ya da belediye seçimlerinde aday olmuşlar.
Çeşitli fonlardan para bulunuyor ve kollar sıvanıyor.
Kitap yazılacak...
Danimarka'da yaşayan göçmen, bırakın yazı yazmayı, ne anadilini ne de Danca'yı doğru dürüst bilmediği için eli kalem tutan Danimarkalı "Ghost writer" oluyor, yani "hayalet yazar"... göçmen anlatıyor, eli kalem tutan Danimarkalı yazıyor. Arzuhalci gibi.
Peki bu göçmenler "yazdıkları" bu kitaplarda neler anlatıyorlar?
İlkokul üçüncü sınıf "Hayat Bilgisi" kitaplarından hatırladığımız bir köyde hayat tasviri vardır ya, işte tıpkı o. Yazarımız – ki genellikle üç yaşındadır o zaman- Türkiye'de bir yerlerde bir köyde, iki katlı bir evde oturuyor, neredeyse tüm sülale o evde birlikte yaşıyorlar, bahçede bir kuyu var, kümes var, ev hayvanlarının hepsi var, çeşitli meyve ağaçları....Kısacası huzur dolu bir yaşam (Endüstri devrimi sonunda aile bireylerinin birbirinden uzak kalmaları, bir türlü dile getirilemeyen toplumla yabancılaşma, yalnızlık gibi sorunları olan Danimarkalıların bunları nostaljik bularak okumaktan zevk alacağı düşünülüyor, ancak yanılınıyor).
İşte o köy ortamından 1970'lerin sonunda Danimarka'ya önce yalnız gelmiş bir baba, ardından tüm ailenin biraz önce tasvirini yaptığımız o köy ortamından çıkıp Kopenhag'ın işçi semtlerinden birinde iki odalı bir daireye tıkılmaları ile hikayemiz devam ediyor.
Baba fabrikada çalışıyor, anne geceleri temizlik elemanı olarak çalışıyor, yazarımız ise o zamanlar küçük olduğu için Danca'yı anne babasından daha çabuk öğrenip onların resmi yetkilileri ile işlemlerini hallediyor. (İçim daralmaya başladı) Sonra olaya biraz daha dramatik katmak istenirse, Danimarkalıların duymaktan hoşlanacağı şeyler de atılıyor araya. Danimarkalılara yabancı olan namus, şeref, kan davası, büyüklere saygı vs. gibi unsurlar ballandıra ballandıra anlatılıyor, her şey egzotik bir havaya sokuluyor ki Danimarkalılar "vay be !" desinler

Bugüne doğru yaklaşınca olaylar birdenbire dramatik bir hal almaya başlıyor.
Mesela, "Ben küçükken başörtüsü takardım, ama Danimarka'da yaşıyoruz ve özgürlüğümü kazandım, ben kendim karar veriyorum. Başörtüsünü attım" gibi bir paragraf veya "Ailem beni zorla evlendirmek istedi, ama sağolsun Danimarkalı bir öğretmenim vardı, beni çok destekledi, istediğim kişiyle evlendim. Şimdi ayrıyız ama olsun" gibi cümleler neredeyse her kitapta var, zira bu tür kitaplar genellikle kadınlara yazdırılıyor. Bütün bu anıların, yaşanılanların niçin anlatıldığı okuyucuya bir türlü iletilmiyor. Ancak kitabın yazarının bugün Danimarkalılar gibi yaşamakta olduğunun altı çiziliyor.
Burada hemen şunu belirtmek istiyorum: Geçimini sağlamak için köyünden kalkıp ta buralara gelmiş insanlara saygım sonsuz, ancak bunların hikayelerinin hangi amaca hizmet etmek için kitap haline getirildiğini merak ediyorum. Zira okuyanı düşünmeye sevkedecek hiç bir şey yok kitaplarda. Bir ilköğretim okulu öğrencisinin yaz tatilini nasıl geçirdiğini anlatan bir kompozisyona benziyor anlatılanlar.
Belki bana tanıdık geldiği için ben böyle düşünüyor olabilirim diye düşündüğümden kısa bir araştırma yaptım. Bu kitapları okuyan Danimarkalıların bazıları ile konuştum. Onlar da bu kitapların niçin yayınlandığını anlamadıklarını söylediler. Son on yılda sanırım 20'nin üzerinde benzer kitapla tanıştı "Danimarka edebiyat dünyası".
Ha unutmadan, bu kitaplarda genellikle bir parti genel başkanının da önsöz yazdığını görüyoruz. Tabii ki övülüyor "başarılı bir uyum süreci" geçiren yazarımız. Türkiye'de herhangi bir kişinin yarım saatte özetleyeceği hayat hikayesi Danimarka'da "kitap yazmış uyumlu göçmen" marifeti olarak lanse ediliyor.
Kitap yayınlanır yayınlanmaz gazetelerde kitapla ilgili tam sayfa yazılar yayınlanıyor, ki onlarda da dişe dokunur bir şey olmuyor, zira kitapta bir şey yok. Yazarlarımız televizyonların sabah programlarına davet ediliyor, çeşitli okullarda, üniversitelerde "yazarlarımız" kitaplarını yüksek sesle okuyup "uyum konusunu" tartışıyorlar.
Ne zaman bir basın bildirisi ve yanında böyle bir kitap çıksa postadan ne yapacağımı şaşırıyorum. Okusan bir türlü, okumasan bir türlü. En azından okumaya başlıyorum çünkü "bu kez iyi bir şeyle karşılaşabilir miyim acaba" düşüncesindeyim. Ama bahçedeki kuyu ve kümes hayvanları paragrafı başlayınca atıyorum elimden kitabı.
Ne dersiniz, sipariş edebiyatı diyelim mi bu tür için ?
BİZE ULAŞIN