‘Nükleer İran ile Yaşamayı Öğrenmek’

Cuma 18.12.2009 00:00
Son Güncelleme: Cuma 18.12.2009 14:14
ABONE OL
Bölgesel ve küresel denklemlerde artık İran'a yönelik bir askeri saldırıdan çok 'nükleer İran' sonrası senaryolar konuşuluyor. Batı dünyasının en yetkili ağızları bile, nükleer güce sahip İran ile yaşamayı öğrenmenin gerekliliğine vurgu yapıyor.

Batı'nın önünde İran'a yönelik üç seçenek vardı. İlki Rusya, Çin ve Türkiye'nin Tahran'a olan desteğini kesmekti. Bu mümkün görünmüyor. Rusya, Çin ve Türkiye, ikinci kez cumhurbaşkanı seçilen Mahmud Ahmedinejad'ı ilk kutlayan ülkeler olarak tutumlarını sergilediler.

İkincisi İran'a yönelik askeri bir harekâttı. Bu da son derece riskli. Çünkü böyle bir askeri operasyon olasılığı, Irak örneğinde görüldüğü gibi hem Sünni Müslüman dünyasında büyük bir direnişe yol açabilir hem de İran'ın etkisindeki Pakistan'dan Akdeniz'e uzanan Şii coğrafyasını ateş topuna çevirebilirdi. Fakat bu tür bir askeri saldırının en büyük tehlikesi, Afganistan başta olmak üzere Tahran'ın kontrolündeki "Irak, Lübnan, Filistin ve Suriye" gibi ülkelerde ABD'nin güç bela oluşturduğu mevcut hassas dengeleri alt üst etmesi ve Washington'un bu bölgelerde barınmasını neredeyse imkânsız hale getirecek olması.
Ayrıca böyle bir operasyonun küresel ekonomi için tahmin edilemeyecek kadar büyük zararlara yol açması da, zaten ekonomik krizle boğuşan batı dünyasının kaldıramayacağı başka bir risk.
İlk iki seçeneğin devreden çıkmasıyla geriye, "Nükleer İran'la yaşamayı öğrenmek" şeklinde formüle edilen 'üçüncü yol' kalıyor.
*****
Zaten Bill Clinton döneminin ABD Savunma Bakanlarından William Cohen de, iki gün önce İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen Washington Times gazetesine yazdığı makalede bu gerçeği bütün çıplaklığıyla bir kez daha dile getirdi. İran'la birlikte yaşamanın gerekliliğine vurgu yapan Cohen, yazısında Ortadoğu'da yavaş yavaş belirmeye başlayan yeni nükleer dengeye de işaret etmeye çalıştı.
Aslında nükleer İran'ın ve Ortadoğu'daki yeni nükleer dengenin ilk sinyalini Amerikan yönetimi 3 Haziran'da vermişti. ABD Başkanı Barack Obama, Mahmud Ahmedinejad'ın ikinci kez kazandığı ve büyük tartışmalara yol açan 12 Haziran'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinden 9 gün önce, "İran enerji açısından meşru endişelere, meşru taleplere sahiptir" itirafında bulunmuştu.
Bu tarihi açıklama, ABD'nin 30 yıldır Tahran'a karşı sıkılmış yumruğunu çözdüğü anlamına geliyordu. Geçen hafta da Tahran, bırakın var olan nükleer tesislerini kapatmayı, 10 yeni uranyum zenginleştirme tesisi daha açacağını açıkladı. Tahran yönetimi, batının artık sembolik tepkiden öte anlam ifade etmeyen ambargo ve askeri yaptırım çağrılarına ise önceki gün İsrail ile ABD'nin Basra Körfezi ve komşu ülkelerdeki askeri hedeflerini de vurabilen 2 bin kilometre menzilli yeni Siccil füzesini deneyerek karşılık verdi.

ORTADOĞU'DA NÜKLEER DENGE DÖNEMİ

Bütün bu gelişmeleri göz önünde bulunduran uzmanlar, özellikle de Rusya ile Çin'in askeri ve nükleer teknoloji desteğini kesmemesi halinde İran'ın en geç 2013 yılında nükleer güce sahip ülkelerden biri olacağını söylüyor. Aynı uzmanlar, nükleer güç sahibi İran'ın bölgesel ve küresel siyasette sarsıcı dört önemli gelişmeye yol açacağı konusunda da hemfikir.

İlk olarak, Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışı kaçınılmaz hale gelecek. Zaten Mısır geçen yıl Rusya ile 1,5 milyar dolarlık sivil bir nükleer reaktör inşası için pazarlığa başladı bile. Fransa ise Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Ürdün, Libya ve Fas ile nükleer reaktör anlaşmaları imzaladı. Türkiye de Akkuyu'da nükleer tesis kurma hazırlığı içinde.

İkinci olarak, nükleer güç sayesinde Tahran'ın bölge üzerindeki nüfuzu daha da derinleşecek. Bu da, tıpkı Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya-ABD, şu an ise Güney Asya'da Pakistan-Hindistan arasında olduğu gibi Ortadoğu'da da İsrail-İran arasında yeni bir nükleer caydırıcılık dengesine kapı aralayabilir.
Üçüncü olarak Ortadoğu'daki olası bir nükleer denge durumu, ister istemez İsrail ve ABD arasında gerginliğin filizlenmesine yol açacak. Nitekim bu sürtüşmenin ilk kıvılcımlarını Obama yönetime geldiğinden beri sık sık yaşıyoruz. ABD ve İsrail'in son zamanlardaki çekişmesini yorumlayan Washington Post gazetesinden Robert Kagan, "İran'ın rejimini değiştiremeyen ABD, mecburen İsrail'in rejimini restore etmeye çalışacak" diyor.

AHMEDİNEJAD FAKTÖRÜ

Burada, Mahmud Ahmedinejad faktörüne de farklı bir açıdan bakmanın zamanıdır artık. Çünkü İran'ın İsrail'e karşı en etkili silahı çoğu kişinin zannettiğinin aksine muhafazakâr Ahmedinejad oldu. Dini lider Hamaney, ilk olarak 25 Haziran 2005'te ikinci kez de 12 Haziran 2009'da cumhurbaşkanı seçilen Ahmedinejad üzerinden izlediği aşırı İsrail karşıtı politikayla bir taşla iki kuş vurdu. Bu yolla, ilk olarak Ariel Şaron'un "Nükleer İran sadece İsrail için değil dünya için de küresel bir tehdittir" stratejisini çökertti. Ahmedinejad'ın "İsrail'in haritadan silinmesi gerektiği ve Soykırım'ı inkâr eden" aşırı söylemleri Şaron'un bu stratejisine yönelik ataklardı. Bu tavrıyla Ahmedinejad, Tahran'ın nükleer programını küresel bir sorundan İsrail-İran arasındaki bölgesel bir sorun düzeyine indirmeyi başardı.

İran'ın bu etkili kamu diplomasisi İsrail'in Haaretz gazetesini bile imrendirdi. Ahmedinejad ikinci kez seçildiğinde gazete, küresel ve bölgesel imaj çalışmasında İran ve Arapların İsrail'den daha etkili olduğu itirafında bulunarak, "Tel Aviv, artık dünyanın yeni gerçeklerini görmeli" diye yazdı.

Ve son olarak da, İran'ın bölgede yükselmesi ister istemez ABD, Rusya ile Çin gibi küresel ve Türkiye gibi bölgesel aktörler arasındaki güç dengesi politikasının yeniden şekillenmesini gündeme getirecek.