ABD ve İsrail’in İran açmazı

Cuma 25.12.2009 00:00
Son Güncelleme: Cuma 25.12.2009 14:39
ABONE OL
İran'ın nükleer programı aslında yarım asrı geçen bir tarihe sahip. Nükleer program, ilk olarak 1953 yılında 'Barış İçin Atom Programı'nın bir parçası olarak ABD'nin yardımı ile başlatıldı. ABD ve Batı Avrupalı ülkelerin 'nükleer İran' yaratmak istemesinin amacı, SSCB'ye karşı bir nükleer güç kuşağı oluşturmaktı. 1967'de Tahran Nükleer Araştırma Merkezi'ni (TNAM) kuran İran, 1968'te Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nı (NSYÖA) imzaladı. İran'ın NSYÖA'yı imzalamasıyla Şah yönetimi, ABD'nin yardımıyla 2000 yılına kadar 23 nükleer santralin yapılmasını öngören planları onayladı.

Bu gelişmeleri takiben, Avrupa ve Amerikan firmaları bu programa ortak olmak için birbirleriyle yarışmaya başladı. ABD ve Batı Avrupalı hükümetlerin İran'ın nükleer programına desteği, 1979'da Şah rejimini deviren İslami Devrim'e kadar sürdü. Devrimin ardından program durduruldu. Ancak, 1988 yılında Ayetullah Humeyni'nin emriyle nükleer program yeniden başlatıldı.

1992'de nükleer program, İran'ın savunma doktrininin üç saç ayağından biri haline geldi. Diğer ayaklar 20 milyondan oluşan dev bir ordu ile Ortadoğu'da en büyük füze stokuna sahip ülke konumuna gelmekti. Ve 2002 yılına gelindiğinde ABD'nin terörist listesinde bulunan Ulusal Direniş Konseyi'nin eski üyesi Alirıza Caferzade, İran rejimi içerisindeki sağlam kaynaklardan edindiği bilgilere dayanarak Natanz ve Arak'ta iki gizli nükleer tesisi yapıldığını ortaya çıkardı.

Bu açıklamaların ardından ABD, İran'ı nükleer silah yapmaya teşebbüs etmekle suçlamaya başladı ve böylece dünyanın en önemli gündem maddesi haline gelen nükleer kriz süreci başladı. İran'ın ilk nükleer santrali Buşehr-I'in Mart 2008'de üretime geçmesi bekleniyordu. Ancak Rusya'nın gereken teknik desteği askıya almasıyla bu gerçekleşmedi. Fakat, uranyum zenginleştirme programını en son aşamaya getiren İran'ın en geç 2013 yılında nükleer güç haline gelmesine artık kesin gözüyle bakılıyor.

Ve ABD, kendi eliyle başlattığı İran'ın nükleer programını şimdi durdurmaya çalışıyor. Ancak çok geç kaldığının da farkında. Çünkü ABD, İsrail ve Batı Avrupa'ya karşı Tahran'ın elini güçlendiren birçok siyasi, askeri, ekonomik, stratejik ve jeo-politik faktör bulunuyor.

Bu faktörleri dört başlık altında özetlemek mümkün.

İttifakla öne çıkan en önemli etken, ABD ve İsrail ikilisinin 2003 Irak işgalinden sonra had safhaya çıkan siyasi ve askeri açmazları. Irak'tan sonra Afganistan'da da umduğunu bulamayan Washington, İran'ın nükleer programını engelleyecek bile olsa bir İslam ülkesine daha savaş açmayı adeta 'politik intihar' olarak algılıyor. Bu nedenle ABD, Tahran'a karşı harekete geçmede eski siyasi kararlılığını kaybetmiş durumda. İran'a yönelik olası bir harekât için siyasi iştahı had safhadaki İsrail ise gerekli askeri yeterliliğe ve teknolojiye sahip değil. Çünkü dünya, İsrail'in eski savaş kapasitesini yitirdiğini 2006 Lübnan ve 2008 Hamas yenilgilerinde gördü.

Bu bakımdan İsrail'in 1981 yılında Irak'ın Osirak reaktörünü yok ederken yaptığı gibi İran'ın nükleer tesislerine ani bir hava saldırısı düzenlemesi çok zor. Üstelik böyle bir saldırı, uranyum zenginleştirme işini yok etmeyecek sadece geciktirecek. Hatta saldırının dünya kamuoyunda İran'ın nükleer silah talebini daha da meşrulaştıracak olması, İsrail ve ABD'nin önündeki başka bir engel.

BATI'NIN CAN DAMARI: HÜRMÜZ BOĞAZI
Tahran'ın Batı'ya karşı elini güçlendiren ikinci faktör ise, dünya petrolünün yüzde yirmisinin geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmesi. Hazar Denizi ile Basra Körfezi arasındaki petrol ve doğal gaz zengini bölge arasında uzanan İran, dünyanın Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra en zengin enerji rezervlerine sahip ülkesi. İran, enerji bölgesinin kalbinde yer almasının dışında enerji geçiş yollarının da merkezinde konumlanmış halde. Coğrafyasının bu jeopolitik ve stratejik avantajı, Tahran'ın bölgesel gücünü rakipsiz hale getiriyor.

Uzmanlara göre, önümüzdeki on yılda dünya ekonomisinin istikrarı İran ve çevresindeki alanlarda petrol ve doğalgaz üretiminin artmasına bağlı. Enerji artışı yanında ABD, Avrupa, Çin ve Japonya'nın ihtiyaç duyduğu enerji arzının güvenliği de hem bu bölgenin hem de dünyanın en önemli sorunu olacak. Bu arzın tam sağlanabilmesi Irak ve İran'ın istikrara kavuşmasına bağlı. Yoksa enerji güvenliği için ABD öncülüğünde yeni savaşların çıkması kaçınılmaz görünüyor.

ABD'nin bu enerji savaşlarında Irak ve Afganistan'dakine benzer 'sürpriz'lerle karşılaşmaması için öncelikle İran ve Suriye'ye stratejik destek veren Türkiye ile bu ülkelere silah satan Rusya ve Çin'i ikna etmesi gerekiyor. Ama Rusya, Çin ve Türkiye'nin İran ile stratejik ilişkilerine bakınca bu pek mümkün değil. Ve önümüzdeki yıllarda bu ülkelerin İran ile stratejik ilişkileri, bırakın gevşemeyi giderek daha da sıkılaşacak gibi görünüyor.

TAHRAN'IN KONTROLÜNDEKİ ÜLKELER
İran'ın elini güçlendiren üçüncü ve en önemli faktör ise, 'Şii jeo-politiği' olarak tanımlanabilecek nüfuz sahaları. Ortadoğu ve Orta Asya'yı iyi bilen analistler artık İran'ın neredeyse Afganistan'dan Akdeniz'e uzanan coğrafyadaki beş ülkeyi doğrudan kontrol ettiği konusunda hemfikir. Bu ülkeler Lübnan, Suriye, Filistin, Afganistan ve Irak. Washington, İran'a yönelik olası bir askeri harekâtta bölgenin ateş topuna dönüşeceğinin farkında.

19 Haziran'daki Cuma hutbesinde, düşmanları arasında 'en hain ve fesadının' İngiltere olduğunu ilan eden İran'ın dini lideri Ali Hamaney, dokuz gün sonra televizyondan, "Aptalca yorumlarıyla, sanki çözecek başka sorunları yokmuş da bir İran kalmış gibi konuşuyorlar" diyerek Washington'a Irak ve Afganistan'ı ima edip gözdağı vermişti. Seçim krizinde Batılı ülkeleri 'aptalca yorumlar'da bulunmakla suçlayan dini lider Hamaney'in şu an ABD, İsrail ve İngiltere eksenine karşı sahip olduğu en büyük kozu da aslında bu bölgesel nüfuz alanı.

İran'ın 'doğrudan yönettiği' ülkelere sırayla bakacak olursak…

Irak, zaten Tahran'ın denetiminde. Lübnan'ı ise hem ana muhalefet partisi hem de ülkenin en büyük askeri gücü konumundaki Hizbullah yoluyla kontrol ediyor. Suriye ile çok eskilere dayanan stratejik ilişkilere sahip. Şam üzerinden de Hamas'ı yani Filistin'i denetimine almış halde. Üstelik ABD'nin Irak'tan çekilmesi İran'ın bu ülke üzerindeki nüfuzunu daha da artıracak. Bu ihtimal Arapların adeta uykularını kaçırıyor. Kuveyt, Irak'takine benzer bir direnişin kendi sınırları içinde baş göstermesinden çekinirken Körfez ülkeleri de Irak'ın düşmesini İran Şii İmparatorluğu'nun kuruluşu olarak görüyor.

KABİL'İN GÖRÜNMEYEN Şİİ YÜZÜ
Ancak İran'ın ABD'ye karşı asıl üstünlüğü kimsenin farkına varmadığı 28 milyonluk Afganistan'da. Nüfusunun yüzde 10'u Şii olan ülke, bugün fiili ve resmi olarak adeta Tahran'ın denetiminde. Afganistan'ı yakından bilenler siyaset, ekonomi ve eğitimde Şii azınlığın en etkili kesimi oluşturduğunu belirtiyor. Örneğin ikinci kez devlet başkanı seçilen Hamid Karzai bir Şii. Ayrıca Herat, Bamiyan, Samangan ve Daykundi gibi önemli eyaletlerin valileri de Şii.

Afganistan'daki üç telefon operatörü Şii'lerin elinde. Ülkenin ithalatının çoğu İran'la. Bunu da Şiiler kontrol ediyor. 2001 yılında mali krizden kurtarılan Kabil Üniversitesi tamamen Tahran'ın denetimine geçerken ülkedeki 9 televizyondan dördünün sahibi yine Şiiler. Fakat Şiilerin Afganistan'daki en önemli kazanımları, bu Sünni ülkede ilk kez yasal hak elde etmeleri oldu. Taliban rejimi devrildikten sonra (2001) Afganistan'ın okul müfredatlarında Şii mezhebi şu an ders olarak okutuluyor. Bu nedenle Washington'un ölüm kalım savaşı verdiği Afganistan'da Tahran'ı karşısına alması adeta intihar olur.

Son olarak, Amerikan stratejisinin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan zayıflık ve çelişkiler de İran'ın elini güçlendiriyor. ABD Ortadoğu'da Şii İran'a karşı Sünni Araplar ve İsrail koalisyonuyla işbirliği yapıyor. Ancak aynı Amerika Afganistan ve Pakistan'da ise aşırı Sünni Taliban'a karşı İran liderliğindeki Şii koalisyonundan medet umuyor. Aynı çelişkinin minyatür versiyonu Ortadoğu'da da geçerli.

ABD, Sünni Hamas ile Şii Hizbullah'ı ortak düşman olarak niteliyor ve iki örgütün de birbirine zıt mezhebi kimliğini 'radikalizm' ideolojisiyle eşitliyor. Washington'un bu stratejik çelişkileri, bırakın birbirinden uzak bölgeleri aynı bölgede bile çok farklı güçleri yanına çekmesini imkânsız hale getiriyor. En önemlisi de bölgeyi ve bölgenin tarihsel dinamiklerini 'ne kadar iyi tanıdığını' gösteriyor.