Medyanın içinde mutlu insan yok

atv Haber'i birinciliğe taşımak için kolları sıvayan Erdoğan Aktaş'la buluştuğumuzda, gündem toplantıları biraz sarkmıştı, beni de aralarına misafir etti. İzledim onları; neşeli, heyecanlı bir ekip. Sonra röportaj başladı ama o yerinde oturamadı bir türlü. Sigara aradı, kalem aradı, telefona cevap verdi, yan odaya geçti, geldi, arada televizyona daldı. Yani ben bu röportajı nasıl yaptım, hiç anlamadım. Samimi, dobra, kasıntı olmayan bir adammış. Merak edenler için karşınızda...

- Habercilik hikâyeniz nasıl başlıyor?
- Kendimi bildim bileli gazeteci olacaktım ve oldum!

- Ama felsefe okumuşsunuz...
- Evet. Liseyi bitirir bitirmez kendimi bir gazeteye atmıştım, iş üniversiteye gelince bir tercih yapmam gerekti. Gazetecilik okumak zaman kaybı gibi geldi açıkçası. Nasılsa gazeteci olacağım, yanıma başka bir şey alayım diye düşündüm. Felsefe beni çok cezbederdi, bunun bana ayrı bir perspektif getireceğini düşündüm...

- Mesleğinizde işinize yaradı mı felsefe?
- Yaradığını düşünüyorum ama somut olarak bunu göstermek zor. Olaylara bakma metodu, yorumlama, tartışma, perde arkasına bakma, bakılmayan yana bakma... Eğer istiyorsanız, amacınız bu ise, felsefe bunun için son derece güzel bir zemin hazırlar size.

- Niye bu kadar tutkuyla gazeteci olmak istiyordunuz peki?
- Bilmiyorum! Neden etkilendiğimi ben de bilmiyorum gerçekten. Ama galiba şuydu: Bu kadar hareketli bir ülkede, bu kadar hareketli bir gündemde, tarihe yerinde tanıklık etmek çok tahrik edici bir şey.

- Nasıl başladınız, nasıl girdiniz ilk işinize?
- Kimsenin aracılığıyla girmedim. Liseden hemen sonra Bülent Denli'nin şef olduğu Güneş gazetesine gittim. Tir tir titrerdik Bülent Abi'nin karşısında. Beni sabah sekiz, gece bir çalıştırırdı ama müthiş eğitim aldım. Ardından Milliyet gazetesinde çalışırken Ufuk Güldemir'le tanıştım. Amerika'dan yeni gelmişti, Türkiye'yi hatırlamaya, yeniden tanımaya çalışıyordu. Bana "Demek felsefecisin ve polis muhabirisin. Çok enteresan, birlikte çalışmalıyız," dedi. Ben de "Felsefeci değil, felsefe eğitimi almış biriyim," dedim. Gerçekten de 'felsefeci' demek büyük bir iddia olur. Sonra birlikte çalışmaya başladık, sene de 1994.

- Mesleğinizdeki dönüm noktası Ufuk Güldemir miydi?
- Evet, televizyonculuktaki hocamdır Ufuk Güldemir. Haberciliğin herkesten farklı yapılabileceğini, yapılırken korkulmayacağını öğretti bana. Sonra Show TV'den Star TV'ye geçtiler ekip olarak, ben gitmedim.

- Sizin için idoldü madem, niye gitmediniz?
- Güzel bir soru! Küstük.

- Neden?
- Onu anlatamam da... Ufuk Abi aksi adamdı, bende de Arnavut inadı var, 10 yıl sürdü küslüğümüz. Ama ben Star TV'nin genel yayın yönetmeni olduğumda ilk arayan oydu. "Biliyorsun ben böyle konuşmalar yapamam ama şimdi ağlamak üzereyim, gözlerinden öperim," dedi ve barıştık.

- Kaç yaşındaydınız yayın yönetmeni olduğunuzda?
- 35.

- O koltuk için genç bir yaş değil mi?
- Profesyonelce bir mesleğe başlamak için 17 de küçük bir yaş ama! (gülüyor)

- Peki Ufuk Güldemir'le küstükten sonra?
- NTV'de sekiz yıl çalıştım, son beş yılında Yakın Plan diye bir program hazırlayıp sundum. Sıkıcı bir evliliğe dönüştü yaptığım işle ilişkim. Tek celsede boşandım, ceketimi alıp çıktım. NTV'den ayrıldığım zaman insanlar bana delirmişim gibi bakıyorlardı, çünkü sıkıntılar içindeki Star'a gittim. Ama haberi iki-üç ay içinde birinciliğe taşıdık.

- 35 yaşında büyük bir kanalda haberin patronu olunca, insanın egosu okşanıyor mu, bir basamak daha atladım diye düşünüyor mu, nasıl bakıyor kendine?
- Böyle şeylerin farkında bile değildim ben... Daha fazla çalışmaya başladım sadece. Zaten, ezelden beri çok çalışıyordum ben. Muhabirken de çok çalışırdım, çünkü yaptığım işi çok seviyorum. Ben sevdiğim her şeyi Beşiktaş'ı sever gibi severim...

- Fanatikçe mi yani?
- Hemen şunu belirtmeliyim ki, Beşiktaş sevgisi fanatizm değil, realizmdir. Ama dediğin gibi olsun. Ben çocuklarımı da öyle severim, karımı da. Her şeyimi veririm. Hatta kaybolurum işin içinde, bazen saatin nasıl geçtiğini bilmem. Bu bir hırs değil. Ya da hadi hırs olsun da, bir ihtiras değil. Dolayısıyla her gün yeni haberlerin yapıldığı, her gün daha iyi şeylerin yapılmak üzere çaba harcandığı bir ortamda eğer gelinen nokta bir 'yer' ise, bu böbürlenecek bir şey değildir, böyle bir şeyi kabul etmiyorum. Çok ciddi bir ekibimiz var, o ekibin başında ben varım. Sadece bu kadar! Ben şunu olayım, bunu olayım diye düşünmedim, sadece gazeteci olmak için yaşadım ve oldum.

- NTV, Star, Habertürk. En mutlu olduğunuz, kendinizi en iyi hissettiğiniz yer neresiydi ya da dönem hangisiydi desem...
- Farkında mısın Şirin, piyasada hiç mutlu insan yok! Falanca grubun medya grup başkanından, filanca grubun patronuna, üst düzey yöneticilerine, yazı müdürlerine, kaliteli muhabirlerine, herkes mutsuz. Ben ise genellikle mutluydum. Bir Pollyanna gibi değildim ama bardağın dolu tarafını görmeye çalıştım hep. İyi şeyler ürettikçe daha fazla mutlu olmaya çalıştım. Bir şeyler öğretebilmek, bir sinerji, bir enerji yaratabilmek mutlu etti beni. Ama bizim meslekte hiç kimse mutlu değil ve bu bana tuhaf geliyor.

- Bir fikriniz var mı nedeni konusunda?
- Bunun birçok nedeni olabilir. Örneğin insanların hırslarının, yeteneklerinin çok çok üstünde olması bir mutsuzluk nedeni olabilir. Başka başka hayaller kurması ama bulunduğu yerle bunu yakıştıramaması bir mutsuzluk yaratabilir ya da tirajının iyi olmaması, reytinginin iyi olmaması... Oysa, günün 12 ya da 15 saatini burada, bu mekânda, medya binasında geçiriyorsun, bu olmamalı. İletişim sektöründe çalışıyoruz ama iki kişi yan yana gelip sağlıklı iletişim kuramıyorsa, bu kurulamayan iletişimle nasıl 'iletişim' sağlayabiliriz ve bunu televizyona, radyoya vs. aktarabiliriz?

- Ama siz hep mutluydunuz, öyle mi?
- Evet. Bu işi yapmak mutlu ediyor beni. Ama doğru dürüst insanlarla yan yana olmak da önemli.

HAYATTA İKİ TANE ZEKİ İNSAN TANIDIM; BİRİ KARIMDIR
"Hayatta iki tane çok zeki insan tanıdım; biri Ufuk Güldemir, diğeri karım," diyor Erdoğan Aktaş. "Elime done verdiniz, karınızı anlatın o zaman, çok mu âşıksınız birbirinize?' dediğimde, klasik cevabı verdi elbette: "Bu konularda konuşmayı sevmiyorum. Kendisi ekonomisttir, çok zekidir!" "Bu arada..." diyerek ekliyor sonradan: "Ben Posta'da köşe yazarken, karım 'benim adımı geçirirsen mahkemeye veririm seni,' diyerek beni tehdit ediyordu. O yüzden bahsetmek istemem!" "Kaç yıllık evlisiniz?" dediğimde ise "Lise aşkımla evlendim ben," diyor sadece.

KAMERANIN CAZİBESİNE ESİR OLMAMIŞ BİRİYİM
- Bir tarafta Uğur Dündar, bir tarafta Mehmet Ali Birand, bir tarafta Ali Kırca. Çok önemli isimler var yarıştığınız kulvarda. Bu isimlerin arasından sıyrılmak için özel yöntemleriniz olacak mı?
- O kadar çok var ki... Ama bunun yanıtını sanıyorum bir süre sonra, hem gazeteci, hem izleyici olarak atv Haber'i seyrettiğinde kendi kendine vermiş olacaksın. İkincisi, onlar iyi ki var. Onları izleyerek büyüdüm, o üç isim de benim yaşım kadar haberci. Zaten onlarla birlikte yarıştım bir dönem, şimdi de o yarış devam ediyor. Ben şunu iddia ediyorum ki, en iyi haber merkezi, en iyi editoryal kadro, en iyi kameraman ekibi atv Haber'de. Dolayısıyla bu, total zekânın ekrana yansıma işidir, bir kişilik işi değil. atv Haber sadece ben değilim ya da atv haber yakında herkesin öğreneceği anchorman değil.

- Bir kadın aramıyorsunuz demek ki!
- Hayır. İstersen anchor diyelim.

- atv'nin en önemli problemi anchor mı şu anda?
- Ciddi bir değer kaybetmiş atv haber o veya bu şekilde, izlenirlik potansiyeli aşağı inmiş. En önemli sorun bu; atv Haber'in tekrar geniş kitleler tarafından ilgi gören bir haber bülteni haline gelmesi. Bak bir benzetme yapayım: Herkes uçmaya çalıştı, Wright Kardeşler ise herkesten farklı olarak havada kalmaya uğraştı. Benim de işim uçmaya çalışmak değil, zaten öyle bir yeteneğim var, derdim daha uzun süre, daha yükseklerde havada kalmak.

- Bu güzel benzetmenin üzerine, kim anchor olacak söyler misiniz?
-
Gerçekten belli değil.

- Siz sunmayı istediniz mi?
- Hayır.

- Bir ara denemiştiniz, o büyüye kapılmadığınızı söyleyebilir misiniz?

- Benim diğer meslektaşlarımdan farklı bir yanım var; ben kameranın cazibesine esir olmamış biriyim. Kamera beni kullanamaz, ben kamerayı kullanırım. Dolayısıyla o duygulardan ve zaaflardan arındım. Bana çok ısrar etmişlerdi, zorunluluktan yapmıştım.

BAŞBAKAN VE BAYKAL'I YAN YANA GETİRMEYİ ÇOK İSTERDİM
- Para, adrenalin, ego. Televizyonculuk daha çok hangisi?
- Bir kere parayı unut, o yok. Para hariç hepsi birden.

- Bunu kimseye yutturabilir misiniz?
- Bu soruyu sormazsan yutarlar! Ama gerçekten öyle.

- Gazete yayın yönetmenliği mi, televizyon yayın yönetmenliği mi; hangisi daha büyük bir güç?
- Güç olarak düşünmedim, elmayla armut gibi bir şey.

- Gazete yönetmeyi hiç düşündünüz mü?
- Hayır, hiç. Benim işim televizyon. Son 16 yıldır bu işi yapıyorum. Fena da yapmıyorum. Daha da geliştirebilirim kendimi. Dolayısıyla dağılmaya gerek yok, bir noktadan devam etmekte fayda var.

- Haberi izletmek için her yol mubah mı?
- Hayır, hayır, hayır. Biz var ya, ekibimiz; bazen ağlaya ağlaya haber yaparız. 20 yaşında bir çocuk ölmüş ya da kız yurdundan kaçmış, bir evde hırsızlık yapmış. Çaldığı ne? Oyuncak bebek! Salya sümük herkes. Özgür iradesi dışında görüntüleri çekilmiş insanların görüntülerini, ünlüler hariç, yayınlamam. Plajda popolara zoom yapıyorlar. Tanımıyoruz ki onları, üstelik çekilmek için yatmamışlar ki oraya, herhangi birimiz de olabiliriz. Mesela çok önemli aileye mensup bir kızın acayip görüntüleri geçti elime. Yayınlasam Türkiye bir hafta boyunca bunu tartışır ama 17 yaşında bir kız, hata yapmış. Şimdi onun üstünden ailesini vurmak ne saçma! O kızın geleceğini karartmam. Dolayısıyla haberi izletmek için her yol mubah değil.

- Şu anda hangi haber sizi çok heyecanlandırırdı?
- Her şey!

- Net söylerseniz...
- Castro'yla, Ahmedinecad'la röportaj yapmak isterim, Cem Garipoğlu'nu bulmak isterim, Başbakan ve Deniz Baykal'ı yan yana getirip açılım konusunda konuşturmak isterim. Çünkü Türkiye'nin buna ihtiyacı var.
BİZE ULAŞIN