Darbeli kumpanya 80'ler

80'lere duyulan özlem bitmiyor. Peki ısrarla sürdürülen bu özlemin ardında ne yatıyor? Memleketimizde 80'lerin eğlence hayatıyla ilgili her şeyin bir nevi fetiş objesi haline gelmesinin sebebi, 12 Eylül'ün yarattığı kâbus benzeri politik ortam olabilir mi? Yoksa 80'ler fetişizmi de dolaylı yoldan bir 12 Eylül travması mı?

Pazar 12.09.2010
Son Güncelleme: Pazar 12.09.2010
ABONE OL
Org zırıltıları eşliğinde, disko topunun altında dans eden çiftler düşünün; üzerlerinde vatkalı, dayanılmaz çirkinlikte bluzlar var, erkekler pileli beyaz pantolon giymiş, polo tişörtlerini de içlerine tıkıştırmışlar. Kepaze saç modelleri de cabası... Bu manzara 80'lerde kalmadı, '80'ler Partisi' adıyla şehrin değme mekânlarında, bilumum hanelerinde bıkmadan usanmadan yineleniyor. Eğlence mekânlarının her yıl birçok kez '80'ler Gecesi' düzenlediği, 80'lerin şarkılarının arkadaş eğlencelerinin bir numaralı yıldızı haline geldiği, 80'lerin yerli sinema örneklerinden 'çıkma' videoların internet ortamının en sağlam geyiklerini oluşturduğu bir dönemde yaşıyoruz. Sadece bunlar mı? "Ah 80'ler ne kadar güzeldi, ne kadar komikti", "Samantha Fox, Abba, Madonna olsa da dans etsek...", "Oyun Havaları 86 kasetini dinlesek de gerdan kırsak", "Perma saç, vatkalı bluz, pileli pantolon, jean etek, paçalı ayakkabı giyiyorduk ne acayip görünüyorduk," repliklerini etrafta sıklıkla işitmek mümkün. Elbette bunların hiçbirinde veryansın edilecek bir problem yok. Aksine, bu vaziyetin son 10 yıl içerisinde eğlence dünyamızı şenlendirdiği de bir gerçek. Yine de mevcut duruma bakınca, "80'lerden önceki 10 yılların ne kabahati vardı?" diye sormamak mümkün değil. 40'lı, 50'li yıllar geri dönemedi, 60'ların politik yaşamına duyulan özlemi saymazsak, yüksek moda ürünleri haricinde, popüler kültür namına o yıllardan da bir toplumsal fırtına çıktığını söylemek güç. 70'lerin müziğinin, modasının muhabbetle anıldığı bir gerçek, ancak kültürel anlamda altın yıllar sayılabilecek bu dönem dahi 80'lerin yaşadığı muhteşem geri dönüşün yanına yaklaşamadı. 80'lere yönelik mevcut histeriye benzer bir ilgi alaka görmedi. 90'ların yinelenemeyecek kişiliksizliğiyle 80'lere rakip olması zaten olanaksızdı.

650 BİN KİŞİ GÖZ ALTINDA
Demokrasinin bol geldiği inancıyla gerçekleştirilen darbe, travmanın başlangıcıydı kuşkusuz. 60'ların ve 70'lerin sert politik ortamının, ara rejimlerle dinmeyen toplumsal rahatsızlığın, günümüze dek (ve umarız bundan sonrası için de) son kez sekteye uğratıldığı tarihti bu. Siyasi parti liderlerini mahkûm etmiş, 650 bin kişiyi gözaltına almış, 1 milyonun üzerinde insanı fişlemiş, 7 bin kişiyi idam talebiyle yargılatmış, bunlardan 50 tanesini infaz etmiş, 200'den fazla insanı işkenceyle öldürmüş, gözaltıları, kayıp vakalarıyla 150 bine yakın insanı etkilemiş, binlerce dergiyi, gazeteyi, kitabı yaktırmış, kapatmış, sahiplerini, yazarlarını fişlemiş, işkenceye mahkûm etmiş bir darbeden bahsediyoruz. Bazılarını 'kaçarken vurdurtmuş', bazılarınıysa 'çatışma sırasında' öldürmüş olan bu darbe sonrasında bazı mahkûmlar da 'şüpheli' biçimde hayatını yitirmişti. 43 kişinin de intihar ederek öldüğü kayıtlara geçmişti. Ayrıca darbeye imza atanlar, kendi güvenliklerini de düşünerek anayasa değişikliğine gitmiş, 1982 yılında yeni anayasa 'son derece özgür bir ortamda gerçekleştirilen' referandumla kabul edilmişti. Türkiye'nin 1980'e kadar geçirdiği ara rejimlerin ardından her daim yeni politik tartışmalar yaşadığı bir gerçek. Ancak 12 Eylül'ün ardından, bırakın bir kaos ortamını, dönemin popüler politik tartışmalarıyla ilgili bir imaj bile yok zihnimizde. "80'li yıllarda şu ve şu tartışılırdı," diyemiyoruz. "Özal ve Demirel atışırdı, Erdal İnönü esprili esprili araya girerdi," diyebiliyoruz. Demokrasinin bu dönemdeki en büyük galibiyeti, 20 Mayıs 1983'te ANAP'ın Turgut Özal başkanlığında tek başına iktidara gelmesi ve ezici bir üstünlükle darbe sonrası kurulan Bülent Ulusu hükümetini alaşağı etmesiydi. En nihayetinde 12 Eylül ardından (darbecilerin yakasını kurtaran anayasanın oylandığı korkunç referandumu saymazsak) ilk kez halk sandık başına gidiyor ve kendi iradesiyle yönetimin el değiştirmesini sağlıyordu. Bu açıdan yapılacak olan tercihten ziyade, sivil bir hükümetin başa geçmesi mühimdi. Zira 650 bin kişiyi direkt olarak, 3 milyon insanıysa dolaylı yoldan etkileyen darbenin, dönemin nüfusunun 40 milyon olduğu dikkate alındığında neredeyse 15 kişiden birinin darbenin etkisinde yaşamını sürdürdüğünü iddia etmek mümkündü. Kalanlarsa olup bitene seyirci kalsa dahi, izlediklerinin etkisinden nasıl sıyrılabilirdi ki? Sivil bir hükümet her şeyden evvel bunun geride bırakılmasına yönelik önemli bir simgeydi.

FAİZE HÜCUM DÖNEMİ
Bir travmayla kişisel olarak baş etmenin en önemli yolunun, onu anımsatan imgeleri yadsımak, unutmak, unutturmak olduğu düşünüldüğünde, 12 Eylül ardından yaşanan rahatlamanın da açıklamasına ulaşmış oluyoruz. Zira 12 Eylül sadece 1980 ve ertesindeki iki yıl boyunca yaşananları değil, 80 öncesinde yaşananları çatışmaların da zirve noktasına ulaşarak, en nihayetinde 83 seçimleriyle sona ermesini simgeliyordu desek yeri. Tüm bunların ışığında, Özal hükümetinin ve hükümetin ekonomik politikalarının toplumsal bir 'gevşeme'ye sebep olmasında şaşacak bir durum yok. Lakin darbe hükümetinin oluşturduğu apolitik ortam, bu ortamdan faydalanarak sonradan (sonraki 20 yıl içerisinde PKK'nın, başka örgütlerin etkili olması) palazlanacak yeni problemlere sebep olduğu gibi, hemen 80'lerin ikinci yarısında da olumsuz örnekleriyle kendisini gösterecekti. Tamam MacGyver muhteşemdi, evet A Takımı harikaydı, Milli Vanilli ne kadar da eğlenceliydi, Metin Milli ne de güzel dinletiyordu kendisini. Hepsine tamam. Ancak ya faize hücum dönemi? Peki ya kültürel anlamda 'küçük Amerika' olmak gibi bir gayemizin bu dönemde ciddi ciddi var olduğu gerçeğine ne demeli? 80'lerin sadece müziği ve modası değil, Türkiye için, toplumsal haleti ruhiyesi de bir tuhaftı diyebiliriz gönül ferahlığıyla. Az önce de dem vurduğumuz faize hücum histerisini, banker vakalarıyla patlak veren krizleri, trajedileri, kaçak kooperatif facialarını, otorite boşluğu içerisindeki ekonomik ortamın, özellikle memura, işçiye, kıt kanaat geçinen esnafa nasıl sirayet ettiğini unutmayalım. Ekonomik ortamın 'gazıyla' zengin olabileceğini, yıllardır aradığı sınıf atlama imkânına erişeceğini düşünen girişimcilerin başına ne denli trajik vakaların geldiğini de.

ÇİFTLERİ PİSTE DAVET EDİYORUZ
Bu felaket tablosunun ardından, evlerde tuhaf eteklerle lambada dansı yapılan, tayt üzerine kalın yün çorap geçirip Ya El Yelil ile göbek atılan günlerin geleceğini kim bilebilirdi? 12 Eylül karanlığının ardından serbest piyasa ekonomisine, moda olan ABD bayraklı tişörtlere, gazinoları dolduran ve çiftleri her fırsat bulduklarında piste davet eden piyanist şantörlere, neşeli doğum günü fotoğraflarına, alabildiğine yumuşak, alabildiğine 'komik' ve 'naif' politik tartışmalara tanık olacağımızı söyleselerdi muhtemelen inanmazdık. Hele ki hayatını kaybedenlerin, hapishanelerde aylarca hiçbir sebep olmadan işkence çekenlerin bu durumu tahmin etmesi bile imkânsızdı. Benzer dönemi yaşamışların, şimdilerde 80'lerin nur ile, 'hey gidi'yle, 'ah vah'larla, anıldığına ne derece şaşırıyor olduklarını tahmin etmek zor değil.

RUHANİ BİR İHTİYAÇ
Sözün özü şu ki; bu 'bastırma' günümüzde de sürüyor gibi... 80'lere duyulan özlem, Abba'nın inanılmaz bir grup olmasından, vatkalı ceketlere kadınların bayılıyor olmasından ileri gelmiyor. Evimiz Hollywood'da'nın, inanılmaz bir dramatik yapı ve müthiş oyunculuklar içeriyor olmasından ötürü özlenmiyor, MacGyver'ın kürdandan saatli bomba yapabildiğine gerçekten inandığımız için dizinin o tavuk kıçı saçlı yıldızına özlem duyuyor değiliz. Perma tarağını bugünlerde önümüze getirseler gülmekten göbeğimiz çatlar, lakin kulağımıza iki damla Europe, bir doz Keep Me Hanging on kaçtığında gözümüze güzel görünüyor işte. Bütün mesele -özellikle 80'lerin bıdıkları için- en masum dönemlerimizde ülkenin fecaat bir dönemden geçiyor olduğunu unutmak, o dönemi zihnimizde yok etmek istiyor olduğumuz gerçeği yatıyor. Yine de kafamızı kaldırmamızla birlikte, yaklaşık 3 milyon insanın hayatını zehir etmiş, 40 milyon kişinin de demokratik haklarına tecavüz etmiş bir girişimin ürettiği anayasayla karşı karşıya kalıyoruz. Sorumlularının hiçbir ceza almadığı gibi, kültür ve sanat yaşamımızda yer ettiği günleri hatırlıyoruz. Haliyle elimizden -en azından şimdilik- Voltron'un eski bölümlerini koyup izlemek ve sanki olanlar hiç olmamış gibi davranmaktan başka bir şey gelmiyor. Bir bara tüm arkadaşlarla doluşup Big in Japan, Tainted Love, White Horse, Final Countdown eşliğinde dans ederek adeta bir arınma yaşıyor olmamız da son derece doğal. İçgüdüsel olarak 80'lerin eğlencesinin bu denli fetişleşebilmiş olmasının en önemli sebeplerinden biri, ruhani bir ihtiyaç olması gibi geliyor...

'BIDIK' YA DA GENÇ OLMAK
İcraatın İçinden'i, Voltron'u, İşitme Engelliler İçin Haber Bülteni'ni, Fa, ALO reklamlarını, Joe Cocker'ı, Europe'u anımsayan kuşağın, tüm bunlardan eğlence çıkarabilmesini, artık çok daha başarılı reklamlar, daha müthiş çizgi filmler ve müthiş müzisyenler de yetişse, tutup Yakari'yi, Cher'i, bunlara tercih edebilmesini 'mausmiyet'e duyulan özlemle açıklamak mümkün. Lakin benzer şeyler, o dönem orta yaşlarını yaşayanlarda pek de görünmüyor. Bu bıdıkların anneleri, babaları, ağabeyleri 80'ler denince başka şeyler hatırlıyor. Bu kuşağın zihninde 80'lerin kültürel nostaljisinden ziyade, şaşkınlık veren toplumsal değişiminin yansımaları mevcut. İşte 80'leri yegâne kılan durum da burada patlak veriyor.

EN ÇOK HANGİSİNİ HATIRLIYORSUNUZ?
Eurovision'da Ajda Pekkan Türkiye'yi Petrol adlı fantastik şarkısıyla temsil etti. Petrol kült oldu!
O sırada ülke, ordunun hükümete verdiği uyarı mektubuyla çalkalanıyordu. Ardından da 12 Eylül darbesi geldi. Ordu yönetime el koydu.
Popüler kültürün en büyük ikonu MTV, yayına girdi.
YÖK kuruldu. Siyasi görüşlerinden dolayı 20 bin eğitim görevlisi üniversitelerden uzaklaştırıldı.
Tayt, pileli etek, pileli pantolon moda oldu. Vatkalı bluzlar ve iri kemerler kadınların üzerinden eksik olmadı.
12 Eylül sonrası sıkı yönetim sürecinde yaklaşık dört yıl boyunca 650 bin kişi göz altına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 7 bin kişi idamla yargılandı. 171 kişi işkenceden öldü.
Michael Jackson, Thriller albümünü çıkardı, Thriller dansı moda oldu.
7 Kasım 1982'de yapılan halk oylamasıyla darbe anayasası kabul edildi. Oylama baskılar altında yapıldı. Bu anayasa hali hazırda yürürlüktedir.
Soft Cell'in Tainted Love'ı efsane oldu. Halihazırda dans mekânlarının vazgeçilmezi durumunda.
Diyarbakır Cezaevi'nde 1981-1989 yılları arasında 34 kişi öldü, yüzlerce kişi sakat kaldı. Bu tutuklulardan beşi kendini asarak, dördü kendini yakarak intihar etti. İşkenceci görevlilerden hiçbiri ceza almadı.
Köle İsaura, Güzel ve Çirkin, Hayat Ağacı gibi pembe diziler moda oldu.
1982 yazında banker skandalı patlak verdi. Yüzlerce kişi mali krize sürüklendi. Dönemin mali kriz ortamında başrolü Banker Kastelli olarak da anılan Cevher Özden almıştı.
Kadınlar arasında jöleli perma saç moda oldu, perma tarağı icat edildi!
Darbeden sonra ilk idam edilenler ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı oldu. 17 yaşındaki Erdal Eren'in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına karşın 13 Aralık 1980'de infaz edildi.
Alphaville'in Seeds albümünden Big in Japan şarkısı, Europe'un The Final Countdown adlı albümü/şarkısı fırtınalar estirdi.
1982'de kabul edilen anayasada, askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.