Asıl zevksizlik bu

Neden kendimizi koyu renklere hapsediyoruz, siyah gerçekten ince mi gösteriyor, rengarenk giyinmekten neden kaçınıyoruz? Kendi tarzlarını yaratmış iki şık insan Hıncal Uluç ile Hasan Bülent Kahraman’la H20 Sohbetleri’nde giyinme kültürünün kapısını araladık

Asıl zevksizlik bu
Hıncal Abi'nin SABAH'taki odasının bir ağırlığı var. O ağırlık biraz da konuşacağımız konuları seçerken etki ediyor. Her yere yayılmış kitaplar, duvarlardaki resimler... O gün odaya giderken aklımda televizyon ile onunla kurduğumuz ilişkiyi konuşmak vardı ama hem Hıncal Abi, hem de Hasan Bey rengarenk giyinmişler.
Diyeceksiniz ki her zaman öyle giyiniyorlar. Elbette ama o gün kendi tarzları daha bir belirgindi. Tesadüf bu ya ikisinin üzerinde de mor renkler hakimdi.
Şengül Hanım (Balıksırtı) odaya girip zorlu ikiliyi şöyle bir süzdükten sonra "Aaa bugün sözleşmiş gibi mor mu giyindiniz" diye selamladı onları. Hıncal Abi o şen kahkahasını atıp cevabıyla renkli bir muhabbetin de önünü açtı: "Mor Bizans'ta asalet rengidir. Yalnız asiller giyer, sıradan vatandaş giyerse kelle gider."
Aslında sohbetin konusu kendiliğinden açılmıştı. Ben de yekten sordum "Neden erkekler renkli giyinmiyor?"
Hasan Bey tebessüm etti, çayından bir yudum alırken. Hıncal Abi ise oturduğu yerden doğruldu. Vücut dilinden anladığım kadarıyla bir itiraz gelecekti, ki geldi de "Yani niye erkekler diye başladın konuya onu merak ediyorum. Senelerdir bu gazetede çalışıyorum. Bu binaya geldiğimizden beri asansörde renkli giyinen herhangi bir hatun kişi bile görmüyorum" dedi.

NERDE O CESARET
Şöyle bir düşününce hak verdim Hıncal Abi'ye, konuyu sadece erkeklere indirgemek haksızlık olabilirdi. Ama imdadıma Hasan Bey yetişti: "Yüzde 100 katılıyorum. Zaman zaman kalabalık yerlere çıkınca bakarım. Siyahtan, koyu griden, koyu kahverenginden başka bir renklilik hiçbir yerde görmedim. Koyu giyimi de renklilikle çoğaltacak aksesuvar kullanan da görmedim. Şimdi bunun erkekler bakımından bir yanı var. Evet, erkek giyimi siyah, lacivert, gri olarak üç renge indirildi. Bu biraz İngilizlerin dünya üzerindeki hakimiyetinin neticesidir.
Ama İngilizlere bakın, çok ilginçtir, en koyu giysilerinin içerisine ya pembe bir kravat ya cebine mor bir mendil takarlar veyahut renkli çorap giyerler. Bizde bu cesaret de yok." Bu noktada Hıncal Abi, Hasan Bey'in tespitine işte olay bu dercesine eliyle onay veriyor.
Hasan Bey "Haksız mıyım üstat?" diyor:
"Yahu Rönesans zamanında Floransa'da iki erkeğin elbisesinin birbirine benzediği görülmezdi' derler. Herkes kendi elbisesini ya kendi tasarlarmış ya da bir başkası ona tasarlar öyle dikilirmiş. Böylece her elbise biricik olurmuş.
Sonraki zamanlarda da erkekler hep müthiş renkli giyindi. Ama bu iş bir kravatla minimal hale getirildi ve o renklilik öldürüldü." Elbet her zaman erkekler böyle tekdüze giyinmiş olamaz diye düşünürken Hasan Bey'in açıklaması kafamı açıyor ve hemen soruyorum:
Peki ya bizde durum neydi?
Hasan Bey "Bir anekdot anlatacağım" diye başlıyor söze: "Topkapı Sarayı'na gitmiştim, şehzadelerin elbiselerini gördüm, rengarenk. Meğer Sultan 4. Murad ferman çıkarmış. Demiş ki 'Yok mu bu sabi sübyana allı güllü elbiseler dikecek kimse?' Sonra Osmanlı'da da başlıyor renkli giyim.
Yahu bu kadar renk geleneğinden gelen insanlık, Hıncal Abi hariç, neden siyah beyaz giyinir oldu, bu üzerine düşünülecek bir şey."


Hıncal Uluç, Hasan Bülent Kahraman'ı ilgiyle dinledikten sonra "Ben kendimde de karşımdakinde de renk görmek istiyorum" diye karşılık veriyor.

EKSİK OLAN ESTETİK ZEVKİ
Hıncal Abi, yıllarca renkli giyinmiş biri olarak Hasan Bey'in hakkını teslim etmesi karşısında gülüyor ama meselenin sadece erkeklere indirgenmemesi konusunda ısrarcı. Hafifçe yerinden doğruluyor ve "Bak, kadınların siyah giyinmesinin dayanağı şöyle bir şehir efsanesi: Efendim siyah ince gösterirmiş. Halbuki ince görünmek istiyorsan siyah renge değil, bir tasarımcıya ihtiyacın var. Ben insanlara hep bakarım. Gördüğüm şu: En zengin olanları dahil şöyle 'Vay be tam kendine göre kıyafet giymiş' dediğim insana rastlayamıyorum. Ha şu kesin, kadınlar pahalı, markalı kıyafetler giyiyor!" Tam bu noktada Hasan Bey söze giriyor "Vallahi Hıncal Abi çok önemli bir şey söyledin ve beni tahrik ettin. Zevk estetiği ya da estetik zevki. İşte eksik olan bu. Zevk eğitimi, estetik eğitimi... Bunun marka elbiselerle olmayacağı aşikar. Ayrı bir bakış açısı ve kültür gerektiriyor. Bir insanın giyimi onun aslında dünyaya bakışının yansımasıdır. Bir insan ne kadar şiir okuyorsa, hangi filmlere gidiyorsa, hangi müzikleri dinliyorsa, giyimi kuşamı da ondan ibarettir. Bunlar daima bileşik kaplardır.
Bir adam müthiş bir estetikle giyinecek de hayatının diğer unsurları bu estetikten uzak olacak. Böyle bir şey yok. O pahalı markaları, dergilerde tanıtılan giysileri alıp üstümüze giymek işte asıl zevksizlik bu. Yusuf Ziya Ortaç, Mithat Cemal Kuntay için 'Adam şıktı. Ama derisiyle bile şıktı' diyor. Mesele insanın derisiyle bile şık olmasında. Bu da estetik eğitim meselesiyle ilgili işte" diyor.

MARKALARA İNANMIYORUM
Hıncal Abi konuyu erkeklerin tek düze giyinmesinden alıp giyinme estetiğine getirmekten memnun. Çayından bir yudum alıyor.
Hasan Bey ile anlıyoruz ki bu konuda söyleyeceği önemli şeyler var. Elini koltuğun köşesine hafifçe vurarak "Bu tasarım meselesi. Ama yetenekle de ilgili" diyor.
Biraz daha yaklaşıyor bana "Efendim renk dünyanın en önemli şeyi. İnsanın üzerinde hangi renkler, ne zaman, nasıl durur bunu bilmek önemlidir. Bunun için markaya kesinlikle inanmıyorum. Gidiyorsun Christian Dior alıyorsun. Dior'un tasarımcısı bir şey tasarlamış alıp üzerine geçiriyorsun. Ama bu tasarım dünyada 2 milyar insana tasarlamış. Sana özel değil" diyor.
Peki insanın bu genel tasarımlardan kendine özel tasarım yapması mümkün mü? "Mümkün" diyor Hıncal Abi: "Bunu Paris'te öğrendim.
Paris'e gittik, Ertekin (Dinçay) ile buluşacağız.
Buluşma yerimiz Paris'te ünlü dükkanların olduğu Avenue Montaigne'de bir restoran. Dünyanın bütün markalarının dükkanları var o caddede. Ertekin de 30 yıl Paris'e gitmemiş. Şef garson Ertekin'i görür görmez 'Ooo Mösyö Dinçay nasılsınız, her zamanki masa mı?' dedi.
'Vay be bizim Ertekin'e bak' dedim kendi kendime. Üç gün sonra yine aynı restoranda bulaşacağız. Gittim Ertekin'in masasına oturdum. O ilk günkü şef garson geldi 'Siz arkadaşınızı biliyor musunuz' dedi. 'Bilmez olur muyum, kaç yıllık arkadaşım' dedim. 'Yok yok bilmiyorsunuz' dedi. 'O gelirdi bu masada otururdu, bu caddede bulunan dükkanların tasarımcıları gelir ona bakar not alırlardı' dedi." Hasan Bey 'Neden not alıyorlarmış' diye soruyor. Hıncal Abi de cevaplıyor: "Ertekin hangi rengi hangi renklere uydurmuş ona bakarlarmış.
Çünkü Ertekin'in giyiminde bir renk kombini vardır her zaman." Hasan Bey 'vay be' dercesine bakıyor. Hıncal Abi "Biliyor musun adam bir şey daha söyledi 'Mösyö Dinçay hayatını Paris sosyetesini giyindirmekle kazanırdı' dedi."

BİZDE BÖYLE İNSAN YOK
Hasan Bey ile birlikte şaşırıyoruz. Hasan Bey "Nasıl?" diyor.
Hıncal Abi "Sistem şöyle: Christian Dior'a gidiyorlar bir bluz alıyorlar. Sonra başka bir dükkana gidiliyor oradan etek alınıyor. Oradan çıkıp başka bir yerden fular alıyorlar. Yani satın alınan iki parça bile aynı dükkandan değil.
Öyle giydiriyor. İşte bunun için zevkin olacak.
Christian Dior'un tasarımcısına renk zevki gösteriyor adam, düşünebiliyor musun? Bu olmadan çok zor. Bizde böyle insan yok" diyor.
Hasan Bey, Hıncal Abi'yi ilgiyle dinlerken bu sözünün üzerine lafa giriyor: "Bir parantez açayım: Batı kültüründe dandy diye bir şey var. Dandy kim, özel bir adam. Oscar Wilde bir dandy, Hıncal Abi'nin anlattıklarından yola çıkarak Ertekin Bey bir dandy. Giyimi, kuşamı, yaşama tarzı, biraz bohem, biraz kendisini dünyanın merkezine yerleştiren, kendi estetiğiyle kendi duyuş biçimiyle yaşayan insan.
Türkiye'de sanatçılar düzeyinde bile bu tür insanlara rastlamıyoruz işte."


Hem Hıncal Uluç hem de Hasan Bülent Kahraman her zamanki gibi o gün de renkli giyinmişlerdi. Kıyafetlerindeki mor ağırlığı bir tesadüftü. Renkli giyimlerinin yarattığı aura sohbete, muhabbete de renk kattı.

OSMANLI DA ANADOLU DA RENGARENK
Kafam karışıyor "Ama" diyorum "Bizde böyle değilmiş işler, siz anlattınız bir renklilik varmış. Ne oldu da kayboldu?" Hasan Bey "Söyledim Osmanlı'da padişahlar rengarenk giyinirmiş. Bakın Anadolu'ya, köylüye, bunu resme taşımış Fikret Otyam'a, onun hocası Bedri Rahmi'nin eserlerine. Anadolu insanında müthiş bir renk bolluğu var." Hıncal Abi, Hasan Bey'i onaylıyor "Türkmen Kadın'ın başına bak, olmadık renk yok" diyor. Hasan Bey de "Bu renk zevkini yaratmış bir ulus nasıl sonunda gelip bu kadar renksiz, simsiyah, kurşuni, kahverengiyle hayatını yaşıyor, bu benim anlayamadığım bir şey" diye şaşkınlığını dile getiriyor.
- Hıncal Abi: Yahu renk cümbüşü diye bir şey var. Nerden çıkmış bu deyim?
- Hasan Bey: Bravo...
- Hıncal Abi: Şimdi bu SABAH binasından, sokaktan renk cümbüşü diye bir laf çıkar mı?
- Hasan Bey: Renkli giyinelim. Korkmayalım, renkli olursak daha çoğul, daha canlı bir dünyamız olur.
- Hıncal Abi: Akşam evde oturuyorsun televizyonda yayın siyah beyaz. Ne kadar tahammül edebilirsin ki. Ayarlarıyla oynarsın! Bir gece olsun haberleri bile siyah beyaz izlemeye tahammülün yok ama bütün dünya siyah beyaz. Bu çelişki nedir? Ben kendimde de karşımdakinde de renk görmek istiyorum.

HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAR
Hasan Bey erkeklerin koyu giyinmesinin bir sebebinin toplumsal algı olduğunu düşünüyor. İlginç bir anısı var onu anlatıyor: "Yıllar önce bir bakanla çalışmıştım. Bir pardösü almış kendine. Koyu tütün renginde. Bir akrabası 'Bu ne rezillik ya sen resmi adamsın. Bu pardösünün siyahı ve kahverengisi yok mu?' demiş. Bakan gitti siyah pardösü aldı."
Hıncal Abi'ye soruyorum "Erkeklerin renkli giyinmemesini bu rezil olurum düşüncesi engelliyor olabilir mi?" diye. Hıncal Abi: "Benim inancım şu" diyor: "Her insan kendi hayatını yaşar. Ne siz başkasının hayatını, ne başkası sizin hayatınızı yaşar. Bu söz Elizabeth Taylor'dan. Eğer siz başkasının hayatına entegre yaşıyorsanız kendi hayatınızı yaşamıyorsunuz demektir."
Hasan Bey heyecanla araya giriyor "Müthiş bir tespit. İşte bu koyu tek renk giyinme, herkesin hayatını başkasına göre yaşamasının neticesidir" diyor.
Hıncal Abi, Hasan Bey'e dönüp "Bugün bir Amerikan dergisinde okudum. Gırgır bir yazı, stresten kurtulmanın yollarını anlatıyor. Bir maddesi (bu esnada bana dönüyor) tam senin soruna cevap: Çok sevdiğiniz, özel bir güne sakladığınız bir kıyafetiniz varsa, en özel gününüz onu giymek istediğiniz gündür. Çok sevdim bunu. Benim için budur" diyor.

BİR HAYAT DERSİ: SEN BİLECEKSİN YA
Hasan Bey "Giyim insanın yeniden o sabah kendisini yapmasıdır. İnsan kendisi için giyinir evvela. Önemli olan bu" dedikten sonra Hıncal Abi bir anekdot anlatacağım diyor ve başlıyor: Amerika gittik Holly'le. Marka mağazalardan birine girdik. Kapıdan girerken bir sepetin üzerinde gömlek gördüm cebinin üzerinde güzel bir arması var. Ne alırsan 10 dolar yazıyor. Onu almaya niyetlendim. Ama mağazayı dolaşacağım çıkarken alacağım. Üçüncü kata geldik, aynı gömlek mankene giydirilmiş 120 dolar. Kadın tezgahtara sordum 'Aynı gömlek aşağıda 10 dolar, burada 120, neden böyle'. Tezgahtar dedi ki: Aşağıdakinin arması makine işi, bununki el işi. Dedim 'Bunu kim bilecek?' Görevli 'Sen bileceksin ya' dedi. Bir tezgahtar bana hayat dersi verdi."
Hasan Bey "Bir hayat dersi de benden" diyor: "Bir gün otel odasında çalışıyorum. Bir kadın odayı temizlemeye geldi. 'Buyurun temizleyin' dedim. Oradan buradan konuşurken 'Benim için artık geç' dedim. 'Biz insanız, insanlar için hiçbir şey geç değildir" dedi. Bunun için şık olmayanlar için de geç değil. Şık olmak için hemen başlayabilirler tabii ki 'kiç' (kitch) olmamak şartıyla.
BİZE ULAŞIN