Türkiye'nin en iyi haber sitesi
FERHAT ÜNLÜ

Ezoterizm’de kadının yeri

İnsanlığın -ilk Ezoterik rahiplerden müteşekkil olduğu varsayılan Naacal Kardeşliği bir kriter kabul edilirse- 70 bin yıllık gizli tarihinin adıdır Ezoterizm.

Bu kadar geriye gitmek için Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün bile bir ara merak saldığı James Churchward orijinli 'Kayıp Kıta Mu' ütopyasına inanmak gerekiyor elbette.

Ezoterizm'in mazisi, sınırlar -böyle şeylere iman edenlerin yaptıkları gibi- zorlanırsa bu kadar geriye götürülebilir. Dolayısıyla konu çok kapsamlı, sofistike ve çetrefil. Öyle ki Üç Boyutlu Portre'nin uzun internet versiyonuna da sığmayacak ölçüde…

Ama bu hafta, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle zorlu bir işe soyunarak, kadının Ezoterizm'deki yerine dair giriş mahiyetinde bazı bilgi ve analizler paylaşayım istedim.

Ezoterizm, beşinci romanım İlahi Kripto'yu yazmaya başladığım 2010 senesinden beri üzerine çalıştığım bir konu. Bu konuda kendimce epey araştırma yaptım, ama itiraf etmeliyim ki hiçbir zaman son bir yıldaki kadar görece derinlemesine bir okumaya girişmemiştim.

Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynakları sıraladıktan sonra başlayayım. Gelmiş geçmiş en önemli kadın Ezoterizm ve Okültizm düşünürlerinden birincisi olan Ukraynalı Helena Petrovna Blavatsky'nin (1831-1891) Peçesiz İsis adlı eseri, araştırmaları için Doğu'yu arşınlayan Darwin'den esinlenerek tıpkı Blavatsky'nin de yaptığı gibi Doğu seyahatine çıkan İngiliz asker, kaşif James Churchward'ın Kayıp Kıta Mu isimli kitabı, soyadı bile Templier (Tapınak) Şövalyeleri'nden mülhem 'harbiden' ezoterik olan Robert Temple'ın baş yapıtı Sirius Gizemi, Kanadalı mistik bilimler yazarı Manly P. Hall'ın alanının en kapsamlı çalışmalarından biri olan Tüm Çağların Gizli Öğretileri adlı eseri ve tıpkı Hall gibi Mason olduğunu gizlemeyen Türk yazar Cihangir Gener'in Ezoterik/Batıni Doktrinler Tarihi isimli araştırma kitabı bu yazıya kaynaklık ettiler.

KADIN, DOĞUŞTAN 'EZOTERİK' MİDİR?

Kadının, doğuştan 'ezoterik' bir varlık olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki tıpkı zahiri bilimler ve felsefe tarihinde olduğu gibi batıni ilimler/Ezoterizm tarihinde de kadının pek 'yeri yok'. Misal Masonlar localara kadın kabul etmezler. Kadınlar, en fazla 'Mason eşi', yani 'hemşire' olabilir.

Hall'un kitabına göre bu gelenek, Masonluğun yedi basamaklı merdiveninin, Romanı gizem okulu olan Mitra Tarikatı'nın bir sembolünden kaynaklanıyordu.

Mitra Tarikatı'na kadınların girmesine izin verilmezdi, fakat erkek çocuklar ergenlikten çok önce alınırdı. Hall kitabında şöyle diyor: "Kadınların Masonluğa katılmasına izin verilmemesi Mitra kültlerinde verilen gizli öğretilere dayanıyor olabilir."

Hall'in kendisi de bir Mason olduğuna göre bunu içeriden/doğru bir bilgi olarak kabul etmek mümkün.

Peki, Masonlar, kadınları inisiyenin (sözde gizli öğretilerin bir üstat eliyle yalnızca seçilmişlere verilmesi, Masonlar tekris de derler) dışında tutarken neden kendilerine 'Dul Kadının Çocukları' derler. Yani kendilerini kadın üzerinden tarif ederler. Bu kritik sorunun yanıtını Cihangir Gener'in kitabından yararlanarak yanıtlayalım. Gener, Anadolu'da Milattan Önce 2.300'lerde yaşamış bir halk olan Luviler'in bu terimin kaynağı olduğunu savlıyor. Gener'in Ezoterik/Batıni Doktrinler Tarihi isimli kitabından bir alıntıyla devam edelim:

"Dul Kadının Çocukları deyiminin bilinen ilk kaynağının da, Luviler olduğu görülmektedir. Ana Tanrıça Ma'nın (İsmin, yalnızca bir kıta değil sözde o kıtanın dininin tanrısı olan Mu'dan gelmiş olması muhtemel, F. Ü.) kocası Tanrı Atti'nin, bir ölümlü kadınla ilişki kurması üzerine, ikili şiddetli bir kavgaya tutuşur. Atti, eşinin kıskançlık krizinden kurtulabilmek için, kendi erkeklik organını keser ve kan kaybından ölür. Ma'nın çocukları Masonlar, artık dul kadının çocuklarıdır."

Bu uçuk mit, Çarlık Rusyası'ndaki enteresan gizem tarikatlarından biri olan ve ruhun kurtuluşunun bedensel hazları yok etmekle mümkün olabileceğini düşündükleri için bedensel hazların en büyüğünü, cinselliği yok etmeyi gerekli görerek kendilerini hadım eden Skopetsler'in konseptini (!) de çağrıştırıyor.

PİSAGOR OKULU'NUN KADIN FİLOZOFLARI

Gelelim Ezoterizm tarihinde kadınlara belki de en değer veren okulun hangisi olduğuna… Antik Yunan'ın, Pisagor Okulu'ndan sonra en Ezoterik felsefe okulu olan Yeni Platoculuğun temsilcilerinden Suriyeli İamblichus en önemli Pisagorcu filozoflar arasında 218 erkek, 17 kadın sayıyor. Bunu da Hall'un kitabından öğreniyoruz. Demek ki Pisagor okulu kadınlara kapılarını sonuna kadar açmış. Okulda böyle bir filozof cinsi dağılımı çıkmış. Elimizde başka veri olmadığı için 'doğal seçilim' gereği diyelim.

Bu arada Pisagorcuların günümüzün 'Çocuk da yaparım, kariyer de…' mantalitesini çok erken bir tarihte tatbik ettikleri de anlaşılıyor. Tapınakçılar gibi evliliğin yasak olması şöyle dursun Pisagor müritlerinin evlenmesi zorunluymuş. Evliliği ve aileyi kutsal kabul ediyorlarmış. Enstitüde hem erkekler, hem de kadınlar inisiye edilebiliyorlarmış. Müritlerden evlilik konusunda uymaları beklenen yegane kural, yine bir inisiye ile evlenmeleriymiş. (Geçen haftaki yazımda belirttiğim üzere FETÖ'nün 1997'den sonra harici evlilikleri yasaklaması gibi…)

'KADIN DÜŞMANI' PARACELSUS

Yeri gelmişken… Ezoterizm deyince akla gelen en önemli isimlerden biri olan Paracelsus'un katışıksız bir kadın düşmanı olduğunun altını çizelim. Felsefe tarihinde Arthur Schopenhauer'a biraz da haksız biçimde hangi gözle bakılmışsa Paracelsus'a da haklı biçimde aynı gözle bakılmış. Hall şöyle diyor:

"Paracelsus'un hekimler ile kadınlar konusundaki ağır eleştirileri son derece acımasızdır, onun için bunların hayatlarında istismar dışında hiçbir şey yoktur. Bildiğimiz kadarıyla hayatında herhangi bir aşk meselesi yaşanmamıştır. Tuhaf görünüşü ve garip yaşantısı her zaman rakipleri tarafından karşısına çıkarılmıştır. Fiziksel anormalliklerinin, sert ve fırtınalı hayatı boyunca kendisiyle birlikte her yere taşıdığı topluma yönelik içerlemesinin bir sonucu olduğuna inanılır."

Mümkündür. Schopenhauer iki evreye ayırdığı ömrünün hiç olmazsa ilk yarısında 'münzevi olmayan' bir hayat yaşamıştı. Paracelsus örneğindeki gibi 'kadınsız', dolayısıyla tuhaf ve muhtemelen sapkın yaşayan Tapınak Şövalyeleri'ninki misali bir hayatın Mizojinizm (kadın düşmanlığı) üretmesi şaşırtıcı değil.

Hall, Yahudiliğin kadına değer vermeyen bir kök ideolojiye sahip olduğunu söylerken İslam'ın kadına değer vermediği yönündeki görüşleri, bir Mason'dan beklenmeyecek şaşılası bir tarafsızlıkla reddediyor. Yazar, İslam Peygamberi Hazreti Muhammed'in sözleri ve yaşantısı ile bağdaşmayacak şekilde gündeme getirilen kadınların ötekileştirildiği iddialarının aksine Müslümanlığın ilk dönemlerinde kadının konumunun yükseltildiğini çeşitli kaynaklardan alıntılar yaparak anlatmış.

'SİRİUS GİZEMİ'Nİ ÇÖZEN AFRİKA KABİLESİ

Temple, Siruis Gizemi'nde, 1995 yılında astronomlarca da onaylanan Sirius C'nin astrolojik manada bir dişil yıldız olduğunu, astronomi bilgisiyle öne çıktığı iddia edilen ilkel Afrika kabilesi Dogonlar'ı dayanak göstererek öne sürüyor. Şöyle yazmış:

"Tüm bunlar Dogonlar'ın bildiği en kutsal ve en gizli tradisyonu; dinlerinin ve yaşamlarının merkezini oluşturuyor. Tüm bu ifadelerle ilintili olarak Sirius sisteminde üçüncü bir yıldızın varlığından da bahsediyorlar; buna Emme Ya (dişi süpürge dansı) yıldızı diyorlar; Digitaria'yla mukayese edildiğinde (ağırlık olarak) dört kez daha hafif olduğu, aynı yönde ve aynı zaman zarfında (50 yıl) daha geniş bir yörünge çizdiği belirtiliyor. Her birinin

konumları öyle ki, çapları arasındaki açı dik oluyor! Bu son yıldızın bir uydusu var. Bu, Dogonlar'ın, yıldızlar dışındaki cisimleri yıldız uyduları olarak anladıklarını gösteriyor. Emme Ya konusunda şunları söylüyorlar: 'O kadınların güneşidir... küçük bir güneştir'

Gerçekte kadınlar yıldızı ... ya da keçi sürüsü adı verilen bir de uydusu bulunuyor... Emme ya, 'Dişi Süpürge darısı' ya da kadınlar güneşi olarak bilinen bu üçüncü yıldız, ilk bölümde tarif edildiği gibi 1995 yılında astronomlarca da onaylanan Sirius C'dir."

James Churchward ise, Kayıp Kıta Mu adlı kitabında Naacal Tabletleri'yle örtüştüğünü ileri sürdüğü Meksika tabletlerinde Kadının Yaratılışı'ndan söz edildiğini belirtiyor. Ne var ki adı sanı bilinmeyen bir Tibet tapınağında sarı çizmeli Mehmet Ağa denilebilecek bir rahiple hangi etimolojik kriterlere göre 'Naacal çevirisi' yaptığını ise tatmin edici biçimde anlatamıyor.

EZOTERİZM'İN KADIN SEMBOLLERİ

Ezoterizm deyince akla gelen pek çok önemli kadın figürü var. Jungien anne

arketipinin, 'Büyük Ana'nın Anadolu'daki kadim sembolü Kibele ve Budizm'in 'Merhamet Tanrıçası' Guan Yin'den başlayıp pagan Mısır, Yunan mitolojisindeki 'tanrıçalara' dek uzanan bir zincir bu. Bunlardan biri İsis.

Alexander Wilder gizem okullarını, "Belli aralıklarla gerçekleştirilen kutsal dramlar" olarak tarif ediyor. Hall'e göre bunların en ünlüleri İsis, Sabazius, Kibele ve Eleusis Gizemleri.

Alman Mısır bilimcisi Adolf Erman'ın Handbook of Eygptian Religion adlı eserinde İsis kendini Hermes'in öğrencisi olarak tarif ediyor. Hermes de kimi 'Ezoterikler'e göre, sözde Mu'nun gizli bilimlerini Atlantis üzerinden Mısır'a getiren Osiris'in öğrencisi. Bu arada Osiris'in kız kardeşi olan İsis, Erman'ın kitabında kendini şöyle tarif ediyor(!):

"İsis, bütün toprakların sevgilisi; Hermes'in öğrencisi oldum ve Hermes'le

birlikte hepsi aynı harflerle yazmasın diye bütün ulusların alfabelerini icat

ettim. Ben Kronos'un (zamanın) kızıyım. Osiris'in kız kardeşiyim. Kadınların Tanrıçası denen benim.

Kardeşim Osiris'le birlikte yamyamlığa son verdim. İnsanlığa Gizem Okulları'nda tanrısal anıtlara saygıyı öğrettim. Tapınakların yerlerini ben belirledim. Tiranların egemenliklerine son verdim. Erkeğe kadını sevdirttim."

VAHŞİCE ÖLDÜRÜLEN KADIN ASTRONOM

İşte böyle 'uçuyor' kendini anlatırken. Tekmil Ezoterizm külliyatının irrasyonel, mantıksız olmasının örneklerinden sadece biri bu. Devam edelim. Hypatia ile…

Yeni Platonculuğun Mısır'daki önemli temsilcilerinden olan kadın astronom ve matematikçi İskenderiyeli Hypatia şöyle anlatılıyor Hall'un kitabında:

"Platoncu Okul'un en derin bilgilerine sahip olan Hypatia, Kuzey Mısır'da, Hıristiyan öğretinin bütün savunucuların tartışmalarda alt etmiş ve halkın saygısını yitirmelerine neden olmuştur.

Hristiyan Teslis öğretisinin kurucusu olmakla ve fanatik inancıyla adı duyulan Cyril, o vakitler İskenderiye piskoposudur. Hypatia'ı Hıristiyanlığın yayılmasının önünde büyük bir engel gören Cyril en azından dolaylı olarak onun trajik sonunun sebebidir.

Onun adına yapılabilecek tek savunma, fanatizmin ateşiyle körleşen Cyril'in

Hypatia'yı İblis'le aynı kefede görmüş olmasıdır. Oysa bütün tarihsel referanslar hiç istisnasız bu bakire filozofun erdeminden, edebinin yüceliğinden ve hakikat ve doğruluk ilkelerine tam bir bağlanışla adanmışlığından bahseder.

Peter adında cahil ve vahşi bir adam liderliğindeki bir grup Hypatia'ya akademiden evine gittiği bir caddede saldırır. Savunmasız kadını arabasından indirerek onu bir Sezar Kilisesine götürürler. Elbiselerini yırtarak onu sopalayarak öldürür, ardından istiridye kabuklarıyla etini kemiklerinden ayırır, kalan ceset yığınını Cindron denilen bir yere götürerek yakarlar.

Kadim dünyanın en büyük kadın inisiyenin hayatı, Milattan Sonra 415 yılında işte böyle son bulur. Onunla birlikte İskenderiye'nin Yeni-Platoncu Okulu da sona erer."

BLAVATSKY'DE KADIN HAKLARI

Ezoterizm tarihinde kadınların Blavatsky'e gelene kadar neler çektiğini gösteren trajik bir son hakikaten. Blavatsky'nin eseriyle devam edelim. Peçesiz İsis'te Fransız Pozitivist filozof, dilbilimci Emille Littre'nin yerden yere vurulduğu satırlarda kadın meselesine dair önemli ayrıntılar var:

"O da, meşhur filolog Littre idi. Kendisi, Fransız Enstitüsü'nün bir üyesi, Orleans Başpiskoposu'nun 'Ölümsüzler'den biri olmasına kasten engel olduğu sözde Emperyal Bilim Akademisi'nin sözde üyesiydi.

Filozof ve matematikçi -'geleceğin dini'nin başrahibi bizim modern zamanımızın kardeş peygamberlerinin yaptığı gibi, kendi doktrinini öğretti. 'Kadın'ı tanrılaştırdı ve ona bir sunak süsledi fakat tanrıça, karşılığını ödemek zorunda kalmıştı.

Pozitivizm (Olguculuk) tarafından üretilen dogmaları, havarilerinin uygulamalı örnekleriyle kıyaslandığında, onun dibinde olan, çok akromatik (renkleri değişmeyen) bir doktrin ihtimalini itiraf etmemiz gerekir. Başrahip,'Kadın, erkeğin dişisi olmaya son vermelidir' diye vaaz verirken, Pozitivist kanun yapıcılarının teorisi, kadını, 'her türlü annelik fonksiyonundan bertaraf ederek, onu sadece erkeğin eşi yapmayı' içerirken ve onlar, gelecek için, iffetli kadına, o fonksiyonun yerini alacak saklı bir güç hazırlarken, müritleri rahipler, açık açık poligami vaazı verirler ve diğerleri de, onların doktrinlerinin, spritüel felsefenin özü olduğunu iddia ederler."

Bu satırlardan anlaşılıyor ki Blavatsky, Pozitivizm'i haklı gerekçelerle bir modern din olarak nitelendirirken, kadın haklarını 'Feministçe' davranmadan savunuyordu. Hem kadının doğasına uygun bir yaşam formunu salık veriyor, hem de kadınların Pozitivizmci bir Kapitalizm'le sömürülmesine karşı çıkıyordu.

ÜÇÜNCÜ DALGA FEMİNİZM

Kadını 'sevgi'den soyutlayan Üçüncü Dalga Feminizm'in onu götürmek istediği nokta, maalesef Blavatsky'nin başrahip dediği Littre'nin alegorisiyle örtüşüyor. 'Erkekleşen kadın' imgesidir bu ve ailenin/devletin bekası için tehdit arz eden bir yapıya sahip olduğu şimdiden görülmelidir. Giderek erkekten ziyade kadının kendisine yönelik de bir tehdittir bu.

Zira kadın, onu, esrarengiz -hadi bu yazının jargonuyla söyleyelim- 'Ezoterik' kılan en önemli yetiyi; sevgiyi dünyaya kendi çevresinden başlayarak yaydıkça daha yaşanabilir bir hayat inşa eder. Hazreti Âdem'den beri iktidarda olan erkek, hep 'fethetti' ama adaleti kurumsallaştıramadı. Kadınlar bu konuda haklı.

Gelgelelim kadının, adil hale getirmeyi arzuladığı nizama karşı silahı 'izm'ler değil, sevgidir. Çünkü sevgi, bütün ideolojilerden güçlüdür ve pozitif ayrımcılığı değil, adaleti sağlar. Kadını ve erkeği, insanlığı, asıl ulaşılması gereken yere ulaştırır.

Gazeteci diliyle on beş bin 'vuruşu aştık'. Ezoterik bir finalle kapatalım. Kayıp Kıta Mu adlı kitaptan yine uçuk bir mit de olsa bu yazının derdini anlatan Platon'a atfedilmiş şu cümlelerle:

"Başta insanlar erkek ve kadın aynı bedende var olmak suretiyle yaratılmışlardı. Her bedenin dört kolu ve dört bacağı vardı. Bedenleri yuvarlaktı ve yuvarlanıp duruyorlar, kendilerini elleri ve ayaklarıyla hareket ettiriyorlardı. Zaman geçtikçe tanrılara karşı saygısızlık yapmaya başladılar. Kurban sunmayı bıraktılar ve hatta yuvarlanarak Olimpos Dağı'na çıkıp tanrılara saldırarak onları tahtlarından indirmekle tehdit etmeye başladılar. Tanrılardan biri hepsini öldürelim, 'bizim için tehlikeliler!' dedi.

Bir diğeri, 'Hayır, benim daha iyi bir fikrim var. Bedenlerini ikiye bölelim, böylece sadece iki kolları ve iki bacakları olur. Yuvarlak olmazlar ve yuvarlanamazlar. Sayıları iki katına çıkacağı için bize şimdikinin iki katı kurban sunarlar. En önemlisi de her biri diğer yarısını aramakla o kadar meşgul olur ki bizi rahatsız edecek vakit bulamazlar, dedi.'

İkinci tanrı bilge olandı. Onun fikri işe yaradı. Her yarım insan, erkek veya kadın, diğer yarısını, 'ruh eşini' aramaya öylesine daldı ki, diğer her şey bir kenara bırakıldı."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA