Galatasaray'ın kaderi onun ellerinde

Elbette Türkiye'de henüz kimse konuşmadı Frank Rijkaard'la uzun uzun, hayatı ve futbolu hakkında. Bu yüzden nereden gelip nereden gittiğini kendi ağzından duyamadık, duyamadık henüz. Eğer yapılmış olsaydı böyle bir söyleşi Frank'le, futbol hayatı boyunca karşısına çıkan ve onu en çok etkileyen insanın Johan Cruijff olduğunu söylemesi şaşırtmazdı kimseyi.


GALATASARAY - DENİZLİSPOR MAÇINDAN FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

Aslında, Frank'in ağzından bunun böyle olduğunu duymamıza pek de ihtiyacımız yok elbette. Çünkü Cruijff kendisiyle yapılan tüm söyleşilerde söz Ajax'tan açıldığında, bir şekilde lafı Frank'e getirerek bunu kanıtlamış oluyor aslında matematiksel kesinlikte. Evet yere göğe koyamaz Frank'i Cruijff, neredeyse oğlu gibi de uğraşmıştır onunla. Hatta bu uğurda birçok çatışmayı da göze almıştır, çünkü çok özel bir futbolcudur Frank.

Frank'le Cruijff arasındaki çatışmaların ana kaynağı tektir ve çok basittir: Potansiyelini gerçekleştirmek, ya da potansiyelini gerçekleştirmemek. Bütün sorun budur.

Cruijff'a göre Frank, Gullit'ten bile daha iyi bir futbolcuydu, çünkü tekniği Gullit'le neredeyse aynı olmasına karşın taktik açıdan daha ileride ve daha disiplinliydi Frank. Ama bir kusuru vardı. Potansiyeli konusunda henüz ikna olmuş durumda değildi, bu yüzden de kolay tatmin oluyordu yaptıklarıyla.

BİR BABA GİBİ

Cruijff sürekli olarak muhteşem bulduğu potansiyelini ortaya çıkarması konusunda baskı yaptı Frank'e. Tıpkı zeki olan çocuğunun zekâsını kullanması için çırpınan babalar gibi.

Elbette futbolun tek asi çocuğu Cruijff değildi. Frank de asi sayılırdı. Ya da gururlu belki. Bu yüzden de Ajax'ta değil, sonraki takımında uygulamaya başladı eski hocasının öğütlerini. Cruijff'un bir heykeltraşın taşa bakmasını andıran bir şekilde onda gördüğü, ancak kendisinin henüz bilmediği o müthiş potansiyelini AC Milan'da gerçekleştirdi Frank.

Ve de kendi potansiyelini gerçekleştirdikten sonra daha çok anladı eski hocasının sözlerinin hikmetini. Bu sayede de total futbol ekolünün yoluna girerek bu yeni futbolun ikinci peygamberi olan Cruijff'un peşinden yünümeye başladı Frank. Hollanda ulusal takımında, Sparta Rotterdam'da, Barcelona'da, Galatasaray'da… O gün bugün sürüyor bu yolculuk. Bu öykünme, bu yola adanmışlık.


6 DEĞİŞİKLİĞİN HİKMETİ


Muhtemelen Denizlispor karşısına 6 gün önce kazanan 11'iden 6 değişiklikle sahaya çıkmanın arka planında da vaktinde Cruijff'un ısrar ettiği şey var: Potansiyelini gerçekleştirmek.

İki alt açılımı var potansiyelini gerçekleştirmenin Rijkaard'ın futbol sözlüğünde. İlki her futbolcunun potansiyelini laboratuvar ortamında değil, kan, ter ve gözyaşıyla ıslanan çimler üzerinde gerçekleştirmeye çalıştırması. İkincisi de her futbolcuya potansiyelini gerçekleştirmek için neredeyse eşit şans tanıması. Ki bunları toplayınca rotasyonun basit bir kavram olmanın ötesinde, gerçek anlamıyla karşılaşıyoruz doğal olarak.

KADRONUN ŞİFRELERİ

Frank'in potansiyelini gerçekleştirme ülküsü, hazır olan değil, daha hazır olan da değil, en hazır olan oynar ilkesiyle birleşince Denizlispor'un kadrosu oluşuverdi kolayca. Ancak yeni kadroda başka şifreler daha var. Mesela Frank'in, legovari bir hareketle defans hattına dört ayrı parça olarak değil de dört parçadan oluşan tek bir blok halinde bakması bunlardan biri. (Belli ki Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Servet Çetin ve Hakan Balta'dan oluşan ilk defans hattıyla Uğur Uçar, Emre Güngör, Emre Aşık ve Volkan Yaman'lı ikinci savunma hattını dönüşümlü olarak kullanmayı hedefliyor Frank bütün bir sezon boyunca.)

Şifrelerden bir diğeri. Rijkaard'ın üç değişmeyen oyuncusu var belli ki. Bunlar sırasıyla Leo Franco, Mustafa Sarp ve Arda Turan. Hangi maç olursa olsun, rotasyona bakmadan bu üçünü sürekli olarak sahaya sürüyor Rijkaard. (Belli ki Elano ve Mehmet Topal form tutana kadar Mustafa Sarp ve Arda Turan dinlenemeyecek hiçbir zaman.)

Elbette bir kehanet sayılmamalı potansiyelini gerçekleştirme yolunda çok zahmet çekeceğini söylemek Galatasaray'ın. Bu uğurda birkaç maç da kaybedilecek belli ki. Çünkü takımın balansı henüz tam oturmadı, ki Denizlispor maçında oldukça acı çekti Galatasaray bu nedenle. Ancak bunu anlamak için total futbola yeniden göz atmak gerekiyor ivedilikle.

TOTAL FUTBOLUN BİR DİĞER İLKESİ

Madem ki söz Cruijff'tan ve Ajax'tan açıldı; ilk teknik direktörlük sınavını verdiği ve Frank'i de total futbol hayatına hazırlayan o günlerden. Total futbolun temel ilkelerinden birisiyle devam edelim Galatasaray'ın Denizlispor maçında golü nasıl yediğini ve ilk yarıda kısırlığını kısmen açıklayan.

Total futbolun bir ilkesi var. Savunma ve hücumda etkinliği sağlamak için sürekli olarak bir oyuncu fazla bulundurmak gerek. (Yazarken ya da okurken uygulaması oldukça basit sanılan bu ilkeyi, sadece birkaç takım başardı bugüne kadar. Unutulmamalı bu.)

Önce savunma. Total futbolda, savunmada bir fazla oyuncuyla karşılamak gerekiyor rakibi, ancak bu da tek başına yeterli değil elbette. Fazla oyuncunun yaratacağı avantajdan yararlanmak için saha içinde doğru konuşlanmak şartı da var total futbolda.
İki hafta, iki sistem golü

Galatasaray iki haftadır hücumda kaptırdığı toplar yüzünden iki gol gördü kalesinde. Bunun nedeni aslında topun kaptırılması değil. Galatasaray'ın atağa çıkarken saha içinde doğru yayılmaması, bu yüzden de topu kaptırdıktan sonra rakibine tek ayak üstünde yakalanması.

Geçen hafta Gaziantepspor'un bütün hamlelerinde hep bir adım eksik kalmıştı Galatasaraylı futbolcular, sahada doğru yayılmadıkları için. Bu hafta ise topu kaptırdıktan sonra fazladan bir futbolcuyla savunmada yer almayı başarmalarına karşın oyuncu paylaşımında yanlışlar yaptığından.

Denizlispor maçında Bangoura sağ taraftan ortasını yaptıktan sonra üç Galatasaraylı iki Denizlisporlu futbolcuyu rahatsız bile edemedi. Bunun nedeni de panik içinde dönebildikleri savunmada doğru pozisyon alamamalarıydı Galatasaraylılar'ın. Ancak iki haftayı karşılaştırdığımızda potansiyelini gerçekleştirmek adına bir adım daha attığı belli Galatasaray'ın Denizlispor karşısında. Daha sonraki haftalar daha çok ve daha büyük adımlar atacağı da.


SÖZ HÜCÜMDA

Total futbolun hücumda fazladan bir oyuncu bulundurmak ilkesi işledi mi peki? Pek değil. Hele ilk yarı hiç değil. Denizlispor maça katı ve inatçı bir 4-4-2'yle başladı ve büyük bir disiplinle uyguladı bu dizilişi ikinci yarıda Galatasaray tarafından dağıtılana kadar. Denizlispor'un 4-4-2'sinin en temel özelliği defansif olması, orta sahanın göbeğindeki iki oyuncunun savunma bloğunun neredeyse içine girmesi nedeniyle. Böylece Galatasaray ataklarını en az 6 oyuncuyla karşılamış oldu Denizlispor. (Zaman zaman atağa kalkan Galatasaraylı beklerin önünü kapatmak için Denizlispor'un kanatlarda oynayan iki oyuncunun da eklenmesiyle 8'e yükseldi bu sayı.)

Buna karşın Galatasaray ise en fazla altı oyuncuyla kalktı hücumlara. Üç forvet (Harry Kewell, Milan Baros, Abdul Kader Keita), bir forvet arkası orta saha (Arda Turan), zaman zaman bir orta saha (Barış Özbek) ve de kanat beklerinden birisi (Volkan Yaman ya da Uğur Uçar.) Bu yüzden denk kuvvetlerin Denizlispor yarı sahasındaki boğuşması olarak geçti maçın ilk yarısı.

TEMEL SIKINTI VE DİĞERLERİ


Rakibi eksik yakalayamamak, maç kopana kadar temel sıkıntısı buydu Galatasaray'ın. Ancak en temel sıkıntısı da değildi bu. Başka sorunlarla da, özellikle de eskilerden kalma futbol zihniyetleriyle de boğuştu Galatasaray. Bunlardan birisi Abdul Kader Keita'nın Frank'in futbol anlayışını ve tahammülünü oldukça zorlayan delifişek oyunuydu. İlk yarıda pas futbolu yerine bir tür sürgit futbolunu yeğleyince Galatasaray'ın hem takım oyununu hem de dengesini oldukça bozdu Keita.

Nasıl yaptı bunu? Öncelikle inanılmaz iştahlı ve hareketli oyunuyla. Takım ataktayken çoğu pozisyonda sürekli boşa çıkarak bir mıknatıs gibi topların birçoğunu pas olarak kendine çekmeyi başardı Keita. Elbette bir sorun yok burada. Sorun Keita'nın bu topları pas futboluna devam etmeyip içe doğru kat ederek çoğunlukla dribblingde kullanmasıydı. Ve de kaybetmesi elbette. Böylece de Arda Turan'ın rolünden çalmış oldu birazcık. Elbette fazla bir sorun yok bunda da. Sorun şu ki Keita'nın futbolu Arda Turan'ı daha bir sola attı, o da Kewell'u çizgiye iteklemiş oldu.

HAYALİ SİMETRİ ÇİZGİSİ

Böylece sağdaki taç çizgisinden sahanın ortasına kadarki bölümde Keita ve fırsat bulurlarsa da bazı arkadaşları (Uğur Uçar, Barış Özbek, Milan Baros) top koşturmuş oldu. Sahanın öbür yarısında da Arda Turan, Harry Kewell ve diğerleri. Yani aslında 10'a ve 19'a, vaktinde dünya şampiyonu olmuş Uruguay'ın bir futbolcusunun rakiplerine söylediği bir şeyi, "kendinize başka bir top bulun, bu topla biz oynayacağız" tekrarlamış oldu 11. (Elbette mümkün değildi Keita'yı o an durdurmak. Frank de denemedi bile bunu. Ama bir şey yaptı. Keita yüzünden Galatasaray sol tarafında ortaya çıkan sıkışıklığı çözmek için Kewell'u ortaya aldı.)

Galatasaray'ın uğraştığı başka eskiden kalmış bir zihniyet sorunu daha vardı; final hamlelerde topu rakip ceza sahasına ortalamak. Esasında, rakibin defans kurgusundaki sayısal üstünlüğünü azaltmak için takımın saha içindeki boşlukları yeterince değerlendirememesinin doğrudan bir sonucuydu bu ortalar.

Halbuki total futbolun en temel prensibi olan pas koordinasyonunun uzantısı olarak, rakip savunmayı çözmek için ağırlık merkezleri oluşturabilirdi Galatasaray. Rakip kaleye yönelebilirdi etkili bire-ikilerle. Ama yapmadı bunu, yapamadı. Üçüncü bölgeye kadar uyguladığı pas kültürünü esasında tam da oradan sonra devam ettirmesi gerekirken bunun yerine bireysel dribblingelere yöneldi Galatasaray. Sanki, gol yollarında, duran toplar, Keita'nın delifişek yüklenmeleri ve ceza sahasına ortalanan toplar dışında başka bir seçeneği yokmuşcasına.

KEİTA'YLA KONUŞMA


Ancak işte o kıvırcık saçlı futbol filozofu yok mu kulübenin en sağında oturan. İşte o kıvırcık saçlı, devre bitiminde soyunma odasına doğru yollanırken muhtemelen Keita'yla nasıl bir konuşma yapması gerektiğini kurguluyordu kafasında.

Elbette bilmiyoruz Frank'in ne dediğini Keita'ya, ama belli ki devre arasında gerekli konuşmayı yaptı Frank 11'le. Esasında bu konuşma bile yetmiş olmalı ki ikinci yarıda Galatasaray kendi şablonuna döndü bir anda. Toplar iki stoper tarafından kenar beklere açıldı öncelikle. Onlar da ilk yarıda olduğu gibi daha çok önlerindeki kanat futbolcularıyla oynamak yerine orta sahaya göndermeye başladılar paslarını. Böylece orta saha şekillendirmeye başladı Galatasaray'ın ataklarını. Arda Turan yeniden takımın beyni görevini üstlendi, Keita da 10'dan rol çalmayı, 10'u ve 19'u sol tarafa doğru sıkıştırmayı terketmiş oldu uslu bir öğrenci gibi.

FRANK'İN İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ MÜDAHALESİ

Maç 1-1 akarken bir kez daha müdahale etti oyuna Frank. Önce herkesi şaşırtan bir hamleyle Volkan Yaman'ı kenara çekerek Hakan Balta'yı sol beke aldı, 9 dakika sonra da Barış Özbek'in yerine Ayhan Akman'ı sürdü sahaya.

Niçin peki? İki nedenden. İlki, Kewell'u ileride daha özgür kılmak ve sol kanadın hücum gücünü artırmak için elbette. (Görevleri arasında Volkan Yaman'ı da kontrol etmek de bulunan Kewell ofansif görevi üzerinde daha çok odaklanabildi bu değişiklikten sonra.) Tuhaf biçimde aynı değişiklik sonucunda sağ koridordaki hücum gücünü de artırmış oldu Galatasaray, sol kanatla sağ kanat arasındaki gizli birleşik kaplar kuralı gereği. (Hakan Balta'nın stoperleri bir anlamda üçlemesiyle Uğur Uçar – Keita ikilisi biraz daha ileri fırlayabildi böylece. Ki bu değişiklik bile Galatasaray'ı öne geçiren baskının üretilmesine yetip de arttı aslında.)

Ayhan Akman değişikliği ise tamamen Frank modeline döndürmüş oldu Galatasaray'ı. Çünkü böylece Barış Özbek'in tam olarak kuramadığı bir köprüyü inşa ederek defansla (Mustafa Sarp) Arda Turan arasında bir geçit oluşturdu Akman. Bu değişiklikle Galatasaray üç koridordan da (kanatlar ve göbek) hızla akabilen tehlikeli bir hücum takımına dönüşmüş oldu. Zaten Denizlispor'a havlu attıran da bu değişiklik oldu aslında.

Sonra. Sonrası Denizlispor için yıkım oldu, aleni biçimde havlu attı Galatasaray karşısında. Maçın son bölümünde Galatasaray forvetleri final hareketlerinde fantastik şeyler denemeseler tarihi bir farka sahne olacaktı Ali Sami Yen. Olmadı ama.


GALİBİYETİ GETİREN FUTBOL AKLI

Aslında gerek Keita'nın ikinci yarıdaki derli toplu ve etkili oyununun, gerekse de değişikliklerin arkasında ciddi bir futbol aklı var. O kıvırcık saçlı insanın futbol aklı. Frank ilk yarıdaki iyi yönetilemeyen bir fırtınayı (ki kabına sığmayıp taşan Keita kasırgası olarak adlandırmak mümkün bu fırtınayı) ehlileştirip Denizlispor'un üzerine saldı ikinci yarıda bir yandan. Sol kanattaki Turan-Kewell işbirliğiyle de rakibin dengesini inanılmaz bozdu diğer taraftan.

Açalım. İlk yarıda Galatasaray oyunu Keita üzerinden sağdan kurmayı denemişti ısrarla. İkinci yarıda makas değiştirip soldan kurguladı oyunu. Bunu da, Arda Turan'ın sola sıkıştırılması nedeniyle değil, bilinçli bir şekilde Kewell'a yaklaşmasıyla gerçekleştirdi Galatasaray. Bu da Denizlispor'un savunma refleksinin kendi sağına odaklanmasına neden oldu otomatikman.

Böylece Galatasaray bir yandan kendi sol kanadında bir ağırlık merkezi oluşturmuş oldu rakibi ciddi olarak tehdit eden. Diğer taraftan da Keita'nın bir zıpkın gibi saplanacağı geniş alanların oluşmasına yol açtı sağ kanatta. Yani bir tür birleşik kaplar kanunu işletti Galatasaray. Oyunu soldan sıkıştırdıkça, sağ kanatta geniş boşluklar yaratmış oldu Keita'nın fırlayabileceği. İkinci yarıda Frank'in kurguladığı bu anlayış, başrolünü Keita'nın üstlendiği iki hız golü üretti sağ kanatta.

DAHA AZDAN DAHA ÇOK ÜRETMEK

İlk yarıya oranla topla daha az buluşmasına karşın Keita'dan ikinci yarıda daha çok verim almış oldu Frank sahaya sürdüğü futbol aklıyla. Ki bunu da Keita'nın potansiyelini gerçekleştirme hanesine yazmak mümkün kolayca.

Böylece yine üste koyarak, Keita'dan daha iyi nasıl yararlanabileceğinin formülünü üreterek ayrılmış oldu sahadan Galatasaray. Yani geçen haftayla karşılaştırdığımızda potansiyelini gerçekleştirmek adına bir adım daha attı ileriye doğru. Belli ki daha sonraki haftalarda daha çok ve daha büyük adımlar atacak bu takım. Daha bir sistem takımı olmaya doğru evrilecek Galatasaray. Tek tek oyuncular değil, görevler ve üstlenilen işlevler ön planda olacak. Asıllar ve yedekler diye ikiye ayrılmayacak artık takım, o maçta oynayanlar ve dinlenenler diye adlandırılacaklar bundan böyle. Bu yüzden her giren sistemin yelkenini rüzgârla dolduracak kolayca, çıkan da hizmetinden dolayı alkışlanacak.

Oyunun kilitlendiği anlarda, duran toplardan medet ummadan temposunu artırarak denkliği bozmaya çalışacak Galatasaray. Hücum ederken en iyi savunma kurgusunu oluşturacak şekilde sahaya yayılacak takım. Bu yüzden de daha az sistem golü görecek kalesinde. Her şey bir makinanın işlemesine benzeyecek. Ancak bu makina çalışırken takır-tukur sesler çıkarmayacak. İnsanın kalbini zevkle dolduran bir müziği andıracak bu makinanın çalışma sesi. Bir kader gibi gerçekleşecek bu.

O kulübenin en sağında oturan kıvırcık saçlı futbol filozofu sayesinde gerçekleşecek bu kader. Galatasaray'un kaderi onun ellerinde. Ve gerçekleştiğinde bu kader, Galatasaray o kıvırcık saçlıya umduğundan daha çok şey borçlu olacak. Potansiyelini gerçekleştirmiş olacağı için.

Goller Cepte
BİZE ULAŞIN