İlk perdenin sonu

Önce ezber bozucu bir saptama; hem dünkü maçı okumak, hem de bundan sonraki Galatasaray’ı daha iyi anlamak için: Gol yediği ana kadar, taktik disiplin anlamında sezonun en iyi maçını çıkardı Galatasaray.

Başka bir okuyuşla… Kasımpaşa maçında olduğu gibi futbolun antik çağlarından bu yana, bilinen ne varsa hepsini birbirine karıştıran bir Galatasaray izlemedik Eskişehirspor karşısında. Hatta golü yedikten sonra da, yeni yeni tanımaya ve öğrenmeye çalıştığı futbolu oynamaya gayret etti Galatasaray, gücü ve tecrübesi yettiğince elbette.

Ta ki Eskişehirspor, skoru korumak için, Galatasaray'ın oynayabileceği bütün boşlukları teker teker kapatıncaya kadar. Ne zaman ki futbolun top koşturabileceği delikler tıkandı Eskişehirspor tarafından birer birer, işte o zaman birkaç kırılma yaşandı Galatasaray'ın taktik disiplininde. Neydi bunlar? Mesela Galatasaray tandeminin topu üçüncü bölgeye bir an önce ulaştırmak için daha havadan oynama isteğiydi. Mesela Galatasaraylılar'ın pas futbolunda sonuna kadar ısrar etmemeleriydi Eskişehirspor 18'inde bile.

Ama bu kadar işte. Bu iki sapma dışında Frank Rijkaard'ın öğretmeye çalıştığı oyun sistemine sonuna kadar sadık kaldı talebeleri.

Bir yanda ezber bozucu bu gerçek var. Diğer yanda ise Rijkaard'ın oyun sistemine belki de en bağlı kalınan bir maçta beraberlik elde edilmiş olması gerçeği. Yani bir iyinin, başka bir iyiyi değil, bir vasatı üretmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız paradoksal olarak. Bu, Galatasaray adına ciddi bir kuşku elbette.

Bozulan Galatasaray ritüelleri

Sadece bu değil tabi. Birer Galatasaray ritüel haline gelmiş şeylerin ilk kez sahne almaması da, "buraya kadarmış, oyun bitti artık" denmesine yol açacaktır mutlaka. Yani kuşkular çoğalacak Galatasaray'a ilişkin.

Neydi peki dün ilk kez sahne alamayan ritüeller? Mesela, skor üstünlüğünü sağlayıp öne geçtiği bir maçta, ilk kez tek golde kaldı Galatasaray. (Başka bir okuyuşla, ilk kez Nevizade Geceleri'ni söyleyemedi Galatasaray tribünleri, galibiyet coşkusuyla.)

Mesela Galatasaray, oynadığı 14 maç içinde ilk kez bir karşılaşmanın ikinci 45 dakikasını skor anlamında yenik kapattı rakibine karşı. (Başka bir okuyuşla, Rijkaard oyunu bir parmak hareketiyle değiştiren yarı tanrısal birisi yerine, ilk kez ölümlü bir insan gibi algılandı tribünlerden.)

Mesela duran toptan ilk kez ciddi bir tehlike üretemedi Galatasaray. (Başka bir okuyuşla, tribünlerin kazanılan serbest atış ya da köşe vuruşlarında topun arkasına Galatasaraylılar geçtikçe duyduğu heyecan, ilk kez coşkuyla sonuçlanmadı.)

Mesela ilk kez puan kaybetti Galatasaray ligde. (Başka bir okuyuşla, başkalarının galibiyetleri ilk kez taç giymiş oldu Galatasaray'ın beraberliğiyle.)

Ve belki de tüm bunların toplamı; ilk kez coşku, özgüven, ümit gibi duyguların dışında başka hisler de (kırıklık, burukluk, üzüntü, ümitsizlik, vb.) tribünle saha arasına.

Meseleye duygu yüklü bir haritayla bakınca, futbol coğrafyasından görünenler bunlar işte. Ama ya gerçekler, futbolun yalın gerçekleri? Gerçek adına söylenmesi gereken sözler yok mu başka?

En az ümitli olunan noktada en fazla ümit

Değil elbette. Yalnız futbol penceresinden bakınca, Türkiye'nin ilk futbolcularından şair Emin Bülend Serdaroğlu'nun, "en az ümid olan yerde kavîdir (kuvvetlidir) ümîd" sözü aslında en çok yakışan maça.

Evet ümit. Çünkü futbolun çıplak rekabete dayalı yalın gerçeği çok basit bir şey söylüyor bize: Futbolu pozitif ayrımcılık yaparak okumak gerek. Salt 22 atletin stratejik boğuşması olarak değil.

Futbolu pozitif ayrımcılık yaparak okuyunca da, ilkeler ve kıstaslar inanılmaz netlik kazanıyor aslında. Böylece müphem ve bulanık hiçbir şey kalmıyor sahada.

Yaşasın pozitif ayrımcılık

Bu maçı da doğru okumak için önce pozitif ayrımcılığın ilkelerini koyalım, sonra da bu ilkeler ışığında seyredelim bir daha maçı.

İlk ilke proaktif olmak her hal ve şartta. Yani sürekli olarak inisiyatifi elde tutmak. Bunu yaparken de sürekli yeni şeyler araştırmak ve denemek. Daha? Topa ve sahaya hükmederek kendi oyununu rakibe kabul ettirmeye çalışmak. Daha? Oyunun bütün zaman dilimlerinde futbolun her iki yönünü de sahaya dökmek. Ve en nihayetinde futbolun kollektif bir oyun olduğundan hareketle yekpare bir blok gibi davranmak.

Geçen haftaki Kasımpaşa maçından sonraki demeci sırasında, oynanan futboldan çok rahatsız olduğunu söylüyordu Rijkaard'ın beden dili. Bu yüzden de muhtemelen hafta arasındaki tüm antrenmanlarda Kasımpaşa maçında eksik gördüğü konulara (pas koordinasyonu, bloklararası bütünlük, takımın boyunu kısaltma, hücumu savunma yaparken kurgulama, savunmayı da hücum, vb.) verdi ağırlığı.

İşte bu yüzden Galatasaray, Beşiktaş maçından bu yana ilk kez Rijkaard'ın sistemine kesin bir dönüş yapmak için çıktı sahaya. Ve en iyi bildiği şeyi, kendi oyununu oynamaya çalıştı ilk dakikadan itibaren, futboldaki pozitif ayrımcılığa uygun olarak.

Eskişehirspor'un ilkeleri

Tuhaf biçimde Eskişehirspor da kendi futbolunu oynamak isteyen bir takım profiline sahipti maçın ilk dakikalarında. Hücumda Galatasaray gibi yer yer 4-2-4'e dönen Eskişehirspor, defansif olarak iki ilkeyle mücadele etti sahada. İlk ilke istisnasız bütün Eskişehirsporlu futbolcuların topun arkasına geçmesiydi her hal ve şartta. İkinci ilke ise oyunu 30 metreye sıkıştırarak bütün ilk toplara basmaktı Galatasaraylılar'dan önce. (Bu ikisinin yanısıra futbolu çirkinleştiren bir ilkesi daha vardı Eskişehirspor'un. Rakip karşı ataklarını taktik faullerle keserek oyunu soğutmak.)

Aslında çok yeni bir felsefe değildi Rıza Çalımbay'ınki, Galatasaray'ı durdurmak için. Daha önce Ali Sami Yen'de Kayserispor da uygulamaya çalışmıştı bu iki ilkeyi. Eskişehirspor da gücü yettiğince sürdürmeye çalıştı maçın başından itibaren Çalımbay'ın koyduğu ilkeleri.

Galatasaray'ın yanıtı

Galatasaray ise çok basit bir şekilde, pas futbolu oynayarak yanıt verdi rakibine. Rakibin direncini ve gücünü kesmek için Eskişehirsporlu futbolcuların bulunmadığı boş alanlarda koşturdu topu. Ve bunu da yavaş yavaş temposunu artırarak yaptı.

Bir bilek güreşi gibi, başlarda Eskişehirspor'un gücünü biraz tarttıktan sonra yavaş yavaş masaya yaklaştırmaya başladı rakibinin kolunu Galatasaray. Böylece Eskişehirspor'un futbolu sıkışık bir alanda oynama hevesini ve kelepçesini kırmış oldu, rakibini kendi kalesine doğru sıkıştırarak yavaş yavaş.

Sahadaki boşlukları kullanması sayesinde ilk toplara basmak isteyen Eskişehirspor'u gölge pres yapmak zorunda bıraktı Rijkaard'ın talebeleri. Galatasaray yavaş yavaş Rijkaard'ın beynindeki oyunu sahaya dökmeye başlayınca, Eskişehirsporlu futbolcuların akıllarında yankılanan da bu futbol oldu. Gol de böyle geldi zaten. Yani Galatasaray futbol üstünlüğünü kabul ettirip rakibine gol yemeyi fikren kabul ettirdiği için gol attı aslında. Giderek geriye yaslanan rakibini gol yemeye yavaş yavaş hazırladığı için.

Galatasaray'ın savunma anlayışı

Galatasaray'ın iştahlı olduğu tek konu futbolunu rakibine kabul ettirmek değildi sadece. Takım halinde defans yapmak konusu üzerinde de hafta arasında daha bir durulduğu için daha yekpare bir fotoğraf verdi Galatasaray. Bu konuda daha önceki haftalara oranla yeni olan, Arda Turan'ın takım savunmasına aktif olarak katılmasıydı. Böylece ilk yarıyı son haftaların aksine sadece rakibine tek gol pozisyonu vererek tamamladı Galatasaray.

Farkın artması umulan ikinci yarıya, karşılaşma boyuncaki en net gol pozisyonlarından birisini kaçırarak başladı Galatasaray. Ne ki maçın kırılma anı oldu bu pozisyon Galatasaray için. Bu pozisyondan sonraki bölümde Eskişehirspor hükmetmeye başladı oyuna defansını öne çıkararak. Galatasaray'ın Panathinaikos maçında 2-0 öne geçene kadarki bölümde sergilediği akıllı savunmaya çarpacağı düşünülüyordu ilk başlarda Eskişehirspor'un. Ya da Galatasaraylı futbolcular öyle düşünüyordu muhtemelen. Bu yüzden de Bülent Ertuğrul'un yatay bir çizgide üç futbolcusuyu peşpeşe geçerek Galatasaray savunmasını bir kağıt gibi yırtmasını beklemiyordu kimse.

Golle yeniden başlamadı maç

Aslında Eskişehirspor'un attığı bu golle bitmiş oldu maç. Sonrası, üç forvet çıkarıp üç savunma ağırlıklı oyuncuyla gömülü defansa başlayan Eskişehirspor karşısında, sisteme bağlı kalmaya çalışarak gol aramasıydı Galatasaray'ın.

Aradığını buldu da Galatasaray. Gol atabilirdi, şans iki kere gelmişti ayağına çünkü. Şans geldi, ama geçen hafta maçın sonunda bulduğu o gol gelmedi.

İşte o atılmayan gol öylesine önemli ki, herkes o gol üzerinden ifade edecek kendini bundan böyle.

Mesela Eskişehirspor. Yemediği o gol unutturacak dünkü maç boyunca sadece 213 pas yaptığı gerçeğini. Ve o pasların sadece 125'inin isabetli olduğunu. (Oysa ki ligimizin sonuncusu Kasımpaşa geçen hafta toplam 372 pas yapmıştı Galatasaray karşısında. İsabetli pas sayısında da geçmişti ligimizin dördüncüsü Eskişehirspor'u ligimizin sonuncusu Kasımpaşa.)

Mesela futbol dünyası. Atamadığı o gol sayesinde daha bir kolay eleştirilecek Galatasaray. O gol, aslında sistemden değil, skordan yana oldukları gerçeğini saklama fırsatı verecek çoğu futbol yorumcusuna bir haftalığına. (Oysa ki futbol da bir ekosistem ve bu ekosistem içinde yer alan her kesimin tutum ve davranışı diğer kesimleri de etkiliyor ister istemez.)

Mesela Rijkaard. Galatasaray'ın atamadığı o gol yüzünden biraz adım daha itilecek idam sehpasına. Kadro seçiminden oyuncu değişikliklerine kadar verdiği bütün kararlar o gol yüzünden teklifsizce tartışılacak O gol yüzünden daha gür çıkmaya başlayacak "sistemini gözden geçirmesi" yolundaki gürültü. (Oysa ki futbolda pozitif ayrımcılık yapmak gerek. Sistemin arkasında durmak gerek, günü kurtarmaya çalışanlara karşı. Futbolu oynatmayanı değil, oynamaya çalışanı desteklemek gerek. Geleceği seçmek gerek, dünde kalanlara inat.)

Mesela MHK. Futbolun sadece ve sadece hakemlerin yönetmesi için icat edilmiş bir oyun olduğunu sanmaya devam edecek atılmayan o gol sayesinde. Atılmayan o golün yardımıyla karartılacak 94 dakika süren maçta, topun nasıl olup da sadece 41 dakika 14 saniye boyunca oynandığı sorusu. (Oysa ki hakemler oyunu hızlandırmak için varlar. Futbol oynamak istemeyen tarafa, düdüklerle ve düdük sonra ağır çekim hareketlerle haksız kazanç sağlamak için değil.)

Mesela Rijkaard. (Yeniden.) Atılamayan o gol sayesinde ilk kez gerçek anlamda tanıştı Türkiye'de oynanan futbolla. İlk kez bu kadar tanık oldu Türkiye'de alkışlanan futbolun, atın arabanın önüne değil, arabanın atın önüne koşulmasından farkı olmadığını. Ve de Türkiye'de oynanan sert futbolla aslında neyin kastedildiğini.

(Oysa ki Rijkaard bir sistem insanı. Günü kurtarmak ve anlık zaferler kazanmakla ilgisi olmadı hiçbir zaman. Olmayacak da. Tam tersine, sert ve gömülü defansları aşmanın yollarını bulup ekleyecek Galatasaray'ın sistemine. Yani sadece bir perde kapandı onun için, ama oyun ve sistem devam ediyor hâlâ. Maçtan sonraki "daha çok çalışmamız lazım" sözünü böyle okumak gerek. O Johan Cruijff'un dediği gibi "fikirleri uğruna ölecek" birisi olmadı hiçbir zaman. Ama sistemi için ölecek birisi aslında.)

BİZE ULAŞIN