Total tutulma

Bir zamanlar çok köklü bir hastalığı vardı Türkiye'nin. Şerefli mağlubiyetler döneminin, "Çanakkale geçilmez" günlerinin hastalığıydı bu. Futbolun bir takım oyunu olduğunu Türkiye'nin henüz bilmediği çağlarda kasıp kavururdu ülkeyi bu hastalık. Özellikle deplasmanlarda sarardı bünyeyi. Vatan ve millet aşkına bir miktar direndikten sonra bir gol yenilince ortaya çıkardı aniden. Bozgundu bu hastalığın adı, ya da dağılma. Yenilen o golün peşisıra bir anda 3-0 geriye düşerdi takımlarımız bu hastalık yüzünden. Eğer hakemin maçı bitiren düdüğü imdada yetişmezse beşe, yediye kadar arsızlandığı olurdu skorun o hastalık yüzünden. Hatta sekize. Sonra? Ak saçlı bir adam geldi ülkeye; Jupp Derwall. Geldi ve önce Galatasaray'ın, Galatasaray'la birlikte ülkenin de makus talihini değiştirmeye başladı yavaş yavaş. Öğrettiği ilk şey, oynanan oyunun bir takım sporu olduğuydu o ak saçlı Derwall'in. Sözün gelişi elbette "öğrettiği ilk şey" lafı burada. Doğrusu, "öğrettiği tek şey" aslında. Neredeyse Türkiye'de geçirdiği tüm yıllarını aldı rahmetli Derwall'in Türk çocuklarına futbolun bir takım oyunu olduğunu öğretmek.

Onun yeniden yarattığı Galatasaray, sonraki yıllarda neredeyse hiç yakalanmamıştı o hastalığa. Ta ki düne kadar. Ankaragücü maçında, radara girmeyen sinsi bir denizaltı gibi derinden ilerleyen bu hastalık ilk golden sonra ortaya çıktı ve yerle bir etti Galatasaray'ı. Yalnız temel bir sorun var. Eskiden rakip takıma karşı sürdürülen direnişin delinmesinin ardından ortaya çıkardı bu hastalık, moralin yerle bir olmasıyla birlikte. Dün ise rakip Ankaragücü'ne karşı direnmezken geldi bu hastalık. Ve ilk golden sonra, meme ipi çözülmüş bir balon gibi delicesine küçülerek yok oldu Galatasaray. Sorun burada işte. Rakibine karşı direnmezken tutuldu o hastalığa Galatasaray. (Hatta tam tersine, direnen bir takım varsa, o da, Galatasaray'ı yenmek için o dakikalarda delicesine çırpınan Ankaragücü'ydü, Galatasaray değil.) Peki o zaman nasıl izah edeceğiz bu bozgunu? Önce oynanan futbol üzerinden ve 105 x 68 içinde kalarak elbette.

Galatasaray'ın oyun şablonu

Bir 4-3-3 takımı Galatasaray. Oyun şablonu bu. Ancak ana hatları çok keskin bir 4-3-3 değil Galatasaray'ın. Genellikle defans yaparken 4-2-3-1 şablonuna dönüyor takım saha içinde. Sıra hücuma gelince de 4-2-4'ü görüyoruz ağırlıklı olarak. Bu anlamda organizasyon şeması olarak diğer takımlarla arasında belirgin bir farkı bulunmadığı söylenebilir Galatasaray'ın. Tek farkı var Galatasaray'ın, onu diğer takımlardan ayıran, o da futbol değerleri. "Rijkaard İlkeleri" olarak adlandırabileceğimiz bir futbol felsefesine sahip Galatasaray. Bu yüzden de rakip kim olursa olsun, sahip çıkmaya çalıştığı bu değerlere sadık kalmaya gayret ederek kendi futbolunu koşturmak için çıkıyor sahaya. (Bu anlamda yıllar önce Derwall'le benzer şeyleri öğretmeye çalışıyor Rijkaard.)

Galatasaray'ı diğer takımlardan farklı kılan "Rijkaard İlkeleri" şunlar:

1. Futbol seyredenlere ve oynayanlara keyif vermek için akılla oynanan bir takım oyunudur.
2. Bu oyunun amacı gol atmak, rakibe üstünlük sağlamaktır. Bunu gerçekleştirmenin yolu güzel futbol oynamaktan geçer.
3. Güzel futbol oynamak basit ve takım oyunu oynamakla mümkündür. Bu da saha içinde bir planlama gerektirir.
4. Saha içi planlamasının temelini, yetenekleri, zekâları ve becerileri farklılık gösteren 11 futbolcunun tek bir organizma gibi hareket etmesi oluşturur.
5. Saha içindeki bütün futbolcular eşittir. İlkesel planda hiçbir futbolcunun takıma katkısı, diğer arkadaşının katkısından daha önemli ve daha büyük değildir.
6. Futbolda, yıldızları parlatan, onları daha gösterişli gösteren tek şey takım oyunudur.
7. Rakibe üstünlük sağlamak için hız ve saha içi hareketlilik gerekir.
8. Sahada hızlı olmanın tek yolu paslı oynamaktır, çünkü sahada en hızlı şey toptur. Yaratıcılık ise pas futbolunu desteklediği ölçüde değerlidir.

Sisteme içinden bakmak

105 x 68 içinde kalma sözü verilmesine rağmen laf açılıp buraya kadar geldi 4-3-3'ten başlayarak. Gelmeliydi de. Çünkü bir oyun ve sistem eleştirisi için önce, temel planı ve temel çerçeveyi biliyor olmak gerekiyor. Yani "sistem ne vaadediyor ve nasıl işliyor", "projenin ne kadarı gerçekleşti", "sistem bütün ilke ve parçalarıyla işletildi mi bugüne kadar" gibi soruların yanıtlarını bilmek şart. Ki böylece "B planı yok" gibi çapaçulluğa düşmeyelim sonradan. Ya da zaten yeterince kalabalık olan klişe dağarcığımıza "Arda'yla Elano beraber oynar mı" ya da "Nonda Baros'la çift santrfor oynamalı" türü yenilerini eklemeyelim.

İki temel şifresi vardı Ankaragücü-Galatasaray maçının. İlki Ankaragücü'nün maçın son bölümüne zinde ve diri girmesiydi, ki geçen hafta Gaziantepspor deplasmanda da benzer senaryoyu uygulamıştı Hikmet Karaman. İkincisi ise Galatasaray'ın Ankaragücü karşısında Rijkaard'ın değer ve ilkelerine uymaması esas olarak.

Ankaragücü'nün maçın son bölümüne zinde ve diri girmesi bir maç planlaması olması bakımından önemli. Ama maçın niçin 3-0 bittiğini ve Galatasaray'ın niçin buharlaştığını tek başına açıklama gücüne sahip değil. Bu bakımından Galatasaray'ın Ankaragücü karşısında Rijkaard'ın değer ve ilkelerine uymaması daha önemli.

Hız ve hareketlilik

Ne diyordu Rijkaard'ın ilkeleri? "Rakibe üstünlük sağlamak için hız ve saha içi hareketlilik gerekir." Ve de "sahada hızlı olmanın tek yolu paslı oynamaktır, yaratıcılık ise pas futbolunu desteklediği ölçüde değerlidir." Dönüp geliyoruz maça ve Galatasaray'ın ne kadar hızlı olduğuna bakıyoruz ilk olarak. İstatistiklerin ortaya koyduğu çok net bir sonuç var. Galatasaray TSL'deki en yavaş maçını oynadı Ankaragücü karşısında. Topun kendisinde olduğu zaman dilimi içinde her 3.34 saniyede tek pas yapabildi. Galatasaray'ın, isabetli pas hızı ise 4.30 saniyeydi. (Çarpıcı bir örnek. Galatasaray'ın verdiği iki isabetli pasın gerçekleşme zamanından daha hızlı sürede koşuyor Usain Bolt iki aut çizgisi arasındaki mesafeyi. Hani daha hızlıydı top insandan?) Oysa ki Galatasaray ligin en hızlı maçını yine Ankara'da oynamıştı Ankaraspor'a karşı. O maçtaki isabetli pas hızı, Ankaragücü karşısındakinden neredeyse tam bir saniye daha hızlıydı. Vahim olan bu. Neredeyse aradan geçen bir ayda Galatasaray'ın her isabetli pasta bir saniye daha yavaşlaması yani.

Başka bir sorun

Bundan daha da vahim bir şey var. Bugüne kadarki en yavaş iki maçını Sturm ve Ankaragücü'ne karşı oynadı Galatasaray. Sturm her pozisyonda topun arkasına geçerek hareketli alan savunması yapan bir takımdı. Galatasaray'ı boşluk bırakmadığı için yavaşlatmıştı. Peki ya Ankaragücü? Ne maçın hiçbir anında topun arkasına geçti 11 futbolcusuyla Ankaragücü, ne de agresif bir alan savunması yaparak korudu kalesini. Tam tersine neredeyse kendi birinci bölgesinin önüne kadar, Galatasaray'ın paslaşmalarına neredeyse göz yumdu Ankaragücü. Daha da vahim olan da bu işte. En önemli silahı olan paslaşma konusunda kendisini fazla rahatsız etmeyen bir rakip karşısında karşısında Galatasaray'ın yavaş kalması yani.

Bir sorun daha

En vahimi. Sturm'un yaptığı sadece yavaşlatmak değildi Galatasaray'ı. Aynı zamanda pas verme hızında Galatasaray'dan daha da süratliydi Sturm. Peki Ankaragücü? En az Galatasaray kadar yavaştı Ankaragücü Sturm'dan farklı olarak. Hem paslaşmada, hem de isabetli paslaşmada. En vahim olan da bu işte. Galatasaray'ın, daha kolay ve daha hızlı paslaştığı bir maçı kendisinden daha yavaş olan rakibine karşı kaybetmeyi başarması yani.

Mevcut durum ve sonuç

Sırada iki önemli soru daha var. İlki, Galatasaray'ın hızı ya da yavaşlığı, bir mevcut durum mudur, yoksa bir sonuç mu? İkincisi. Galatasaray'ın uymadığı tek Rijkaard ilkesi hız ve hareketlilik miydi Ankaragücü karşısında? Önce ilk sorunun yanıtını verelim. Galatasaray'ın hızı, perşembe günkü Sturm maçında bir mevcut durumdu. Yani olup bitenin ta kendisi. Ancak Ankaragücü karşısında bir sonuçtu. Ne demek istiyoruz bununla? Galatasaray'ın Ankaragücü karşısında yavaş oynamasının bir sonuçtur sadece, maçın niçin böyle sonuçlandığını açıklayan bir neden değil. Peki neden yavaş oynadı Galatasaray Ankaragücü karşısında? Neredeyse ilkinden sonuncusuna dek, hiçbir Rijkaard ilkesine uymadığı için.

Ne yaptı Galatasaray?

Yazalım şimdi tek tek ve alt alta Galatasaray'ın ne yaptığını Rijkaard kriterleri bakımından.

*Öncelikle aklıyla oynamadı Galatasaray.
*Maçın hiçbir anında keyif vermedi eskiden olduğu gibi. Güzel hiç oynamadı.
*Ne basit olanı yaptı, ne de takım oyunu oynadı Galatasaray.
*11 futbolcu tek bir organizma gibi hareket etmediği için saha içi planlamasından yoksundu.
*Saha içindeki bütün futbolcular eşit değildi, bazıları kendilerini daha eşit sandılar takım arkadaşlarına göre. Bu yüzden ne takım oyunu parladı, ne de yıldızlar. Tam tersine yıldızları söndü Galatasaray'ın.
*Ne hızlı olabildiler, ne de hareketli. Pas futbolunun, sadece defanstan pas yaparak çıkmaktan ibaret olduğunu sandılar.
*Top üçüncü bölgeye gelince, futbolun antik çağından kalma vur gitsin – sür gitsin egoizmine tutuldu Galatasaray forvetleri.
*En önemli yaratıcılığın adam geçme değil, pas verme yaratıcılığı olduğunu unuttu oyuncular.

Özetle. Futbolun bir akıl ve takım oyunu olduğunu unutunca Galatasaray, tuhaf ve karışık duygular çıktı ön plana futbolcuların zihinlerindeki. Bunlar da yenilen ilk golden sonra anlamlarını yitirince birden, bir duygu ve akıl boşanması yaşandı. Çok, çok eskilerde kalmış bozgun hastalığının birden ortaya çıkma nedeni buydu işte. Yaşanan total tutulma yani. Yalnız bu total tutulma sadece Galatasaraylı futbolcularla sınırlı değil. Kim ki uygulanmayan sistem yüzünden histerik bir Rijkaard eleştirisine kalkışıp "B planı" çapaçulluğuna giriyordur, o da dahildir o total tutulmaya.

BİZE ULAŞIN