Savaşın korkusuna yenilen takım

Maçtan önce, "Milan Baros ikinci dakikada sakatlanıp çıkacak" deselerdi Frank Rijkaard'a muhtemelen Ralph Elano Blümer'le başlamazdı karşılaşmaya. Baros'un sakatlık nedeniyle maça devam edemeyeceği belli olunca üç şeyi birden kaybetti Galatasaray.

Önce hücum hızını kaybetti ve de ciddi hücum gücünü. Ardından Elano'nun en önemli özelliği olan koşan futbolcunun önüne pas atma seçeneğini. Ve de en nihayetinde Baros'un rakip defansı hırpalama şansını.

Ancak yine de açıklamıyor Baros'un sakatlığı 3-1'lik sonucu. Açıklayamıyor.



Nedir peki o halde Galatasaray'ı böylesine pençesiz bırakan? Birkaç neden.

Bir. Demoralizasyon. Yok, moral çöküntüsü değil burada sözü edilen. Bu kelimeyi aldığımız dildeki ilk anlamı geçerli demoralizasyonun karşılığı olarak. Yani ahlâk bozukluğu. İş ahlâkını kaybetme.

İki. Mücadele. Fenerbahçe maçı kazanmak için daha çok mücadele etti Galatasaray'a oranla.

Üç hız. Maçta ortalama olarak Fenerbahçe'den daha hızlıydı Galatasaray. Ama Fenerbahçe, en gerekli olduğu yerde, yani üçüncü bölgede Galatasaray'dan çok daha hızlıydı.

Dört. Lidersizlik. Galatasaray'ın her manada, yani hem futbol, hem de takım liderinin bulunmaması. Şu çok net görüldü ki takımın liderliğine soyunan Arda Turan 10 numaralı formanın içini doldurmak için oldukça minyon.

Beş. Arzu. Galatasaray arzuladığı futbolu oynayamayan taraftı dünkü maçta. Fenerbahçe ise Christoph Daum'un maç öncesi stratejilerini hayata geçiren takım.

Demoralizasyon, yani ahlâk bozukluğuyla başlayalım. Medeniyet anlamında bir çizgisi olması gerekiyor artık Türkiye'de oynanan futbolun. Ülkedeki mafyozi yapıya uygun olarak kural ve sınır tanımayan ahlâksızlığımızla oynamaya devam edecek olursak bu oyunu, medeniyetle aramızdaki makas daha da açılacak. Bu kesin.

Belli ki 21 sene önce ASY'deki Xamax maçında tribünlerden rakip oyuncunun kafasına atılan bozuk para yüzünden Galatasaray'ın başına gelenleri, "Türkiye düşmanı Batı" (oryantalizm) faktörüyle açıklayanlar çoğunlukta hâlâ bu ülkede. Halbuki UEFA önüne gelen dosyayı, bu suçu işleyen takımın Türk olması kriteriyle değil, medeniyet kıstası ve dairesi içinde değerlendirmişti hiç kuşkusuz. O yüzden de maçın skoru olan 5-0'ı iptal etme noktasına kadar gitmişti verdiği kararla. (Bu karar tahkimde bozulmuş ama yine de oldukça ağır bir ceza almıştı Galatasaray.)

Medeniyet çizgisinin altındaki çirkinlik

Dönüp geliyoruz Fenerbahçe-Galatasaray maçına. Yardımcı hakem Tarık Ongun'un başı maç başlamadan önce sahaya atılan sert bir cisimle kırılıyor. Ongun kafasına dikiş atıldıktan sonra çıkabiliyor maça. Keza köşe atışı kullanırken vücuduna isabet eden bir maddeyle yaralanıyor Abdülkadir Keita. (Bu medeni çizgimizle Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda kafasından kan akan son futbol insanı olmayacak yardımcı hakem Tarık Ongun.) İşte ahlâk bozukluğundan kasıt bu.

Nasıl bir sonucu oluyor peki bu ahlâk bozukluğunun? Medeniyet adına bir utanma mı var etrafta? Açın bakın bakalım bugün gazeteleri, seyredin televizyonları, böyle bir utanma görebiliyor musunuz ülke adına, futbol adına? Asla. Tuhaf biçimde sadece Galatasaraylı futbolcuların moralini bozuyor bu ahlâk bozukluğu. Ahlâkı bozuk olanlara, iş ahlâkları ve moralleri bozulanların da eklenmesiyle büyüyor medeniyet çizgisinin çok altındaki bu büyük çirkinlik.

Sayılarla mücadele gücü

Sırada mücadele var. Önce iki sayı peşpeşe. İlki 37, ikincisi ise 19. 37 Fenerbahçe'nin çaldığı topların toplamı. 19 da Galatasaray'ın. Sadece bu iki sayı bile açık ve yadsınamaz şekilde ortaya koyuyor Fenerbahçe'nin kazanma gayretini, ya da Galatasaray'ın kazanma gayretsizliğini.

Başka iki sayı daha. Bir yanda 14'e 2. Diğer yanda 4'e 5.

14'e 2 Fenerbahçe'nin orta göbeğindeki iki futbolcunun (Emre Belözoğlu ve Christian Oliveira Baroni) ikili mücadelelerde kazandıkları ve kaybettikleri topların sayısı. 4'e 5 ise Galatasaray'da aynı pozisyonda oynayan Mustafa Sarp ve Ayhan Akman'ın çaldıkları ve kaybettikleri topların toplamı. Demek ki Fenerbahçe'nin orta göbeği tam 13 topta daha çevik davranmış Galatasaraylı meslektaşlarına oranla.

Fenerbahçe'nin Galatasaray'a oranla daha fazla mücadele ettiğini gösteren başka bir sayı daha: 9.90 saniye. Galatasaray top kendisindeyken ortalama 9.90 saniye boyunca sürdürebilmiş her atağını. Oysa ki son Dinamo Bükreş maçında tam 17.17 saniyeydi Galatasaray'ın ortalama atak süresi.

Doğru yerde ve doğru zamanda hız


Buradan geliyoruz üçüncü konuya. Hız. Beklenildiği gibi gerek isabetli pas, gerek toplam (isabetli ve isabetsiz) pas hızında Galatasaray daha hızlıydı Fenerbahçe'ye oranla.

Topun kendisinde olduğu süre içinde her 4.31 saniyede bir isabetli pas yaptı Fenerbahçe. Bu süre 3.71 saniyeydi Galatasaray'da. Yani daha hızlı isabetli pas yaptı Galatasaray. Benzer biçimde topun kendisinde olduğu her 2.95 saniyede isabetli, isabetsiz bir pas verdi Galatasaray. Fenerbahçe'de ise iki pas arasındaki süre 3.10 saniyeydi, yani daha yavaş.

Ancak burada kategorik bir fark var Fenerbahçe'yle Galatasaray arasında. Galatasaray genellikle kendi birinci ve ikinci bölgesinde gerçekleştirdiği yatay ve geri paslaşmalarla erişti pas hızına. Fenerbahçe ise tam tersine. Topu genellikle dikey oynadı, ya da oynamaya çalıştı Fenerbahçe. Bu dikey paslarla üçüncü bölgeye daha kolay ve daha çok gelebildiği için tam üç katı daha fazla pozisyon üretti Galatasaray'a oranla.

İki takım arasında topun hangi bölgede ve kimler arasında oynandığını ortaya koyan küçük bir örnek: Fenerbahçe forvetleri maç boyunca kendi aralarında tam 47 kez paslaşırken Galatasaray hücum oyuncuları 28 kez paslaşabildiler aralarında.

Yani? Pas hızı ve isabetli pas hızı, oyun dikine oynandığı ve top üçüncü bölgede gezdirildiği sürece daha anlamlı bir kriter. Bu kriterde de sınıfı geçen Fenerbahçe oldu, Galatasaray değil.

Çözüm bir adım ötede

Geliyoruz dördüncü konuya. Yani liderliğe. Artık adını net biçimde koymak gerek: Arda Turan sadece Galatasaray'ın futbol liderliğinden değil, takım liderliğinden de uzaklaşıyor hızla.

Genç yaşta kaptanlığına getirilen bir futbolcunun yetenek anlamında kendisine en çok ihtiyaç duyulan maçta yaramaz bir çocuk gibi saha kenarına alınması çok acı. Bu durumun teknik direktör tarafından maçtan sonra üstü örtük biçimde telaffuz edilmesi ise çok daha acı. En acı olan ise Arda Turan'ın olup bitenleri formsuzlukla açıklayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam edecek olması aslında.

Oysa Arda Turan'ın ciddi bir danışmana o kadar çok ihtiyacı var ki bu konuda. Ve de bu danışman aslında o kadar yakın ki ona. Mesela bir antrenman sonrası "Frank" dese Arda Turan, "bana Ajax'tan ayrılmana yol açan gelişmeleri anlatsana, Van Basten'ın Milan'a transfer olmasından sonra yaşananları."

Rijkaard'la bir işçi-işveren ilişkisi içinde değil de, bir usta-çırak ilişkisi içinde arkadaşça iletişim kursa çok şey öğrenebilir ondan Arda Turan. Çünkü Rijkaard sadece teknik direktör olarak değil, futbolcu geçmişi ve başta Johan Cruijff olmak üzere yaşadığı çatışmalar itibariyle de önemli bir sima. Takım içi liderlikten yıldızlığa, futbol liderliğinden takım ruhuna kadar inanılmaz bir bilgi kaynağı Rijkaard Arda Turan için. Ve sadece onun için değil, bütün futbolcular için.

Daum'un maç stratejileri

Son konu. Arzu. Hem kazanma arzusu. Hem de maç stratejisini hayata geçirme arzusunda Galatasaray'ın bir adım önündeydi Fenerbahçe.

Maç planlamasında üç önemli stratejisi vardı Cristoph Daum'un. İlk strateji Galatasaray'ı durdurmaktı. Bunu, 4-2-3-1 taktik formasyonunu klasik 4-4-1-1 anlayışıyla sahaya sürerek gerçekleştirdi Daum. Gökçek Vederson ve Mehmet Topuz'un defansif olarak 4-4-2 formasyonunu andırır tarzda Roberto Carlos ve Gökhan Gönül'e yardım etmeleri Galatasaray'ın kanatlarını durdurmaya yetti. Galatasaray'ı durdurarak da yolun yarısından fazlasını aşmış oldu aslında Fenerbahçe.

Daum'un ikinci stratejisi ise en uçtaki Colin Kazım'ı biraz geriye çekmekti. Bu hamleyle iki şeyi hedefledi Daum. İlki Galatasaray defansıyla kaleci Leo Franco'nun arasındaki mesafeyi büyütmekti, ki bunda da başarılı oldu kesinlikle. İkinci hedef de Colin Kazım'ı marke eden Servet Çetin'i öne çekerek Galatasaray defansının, özellikle de kanatlardaki kırılganlığını artırmaktı. Ki bunda da başarılı oldu tartışmasız.

Daum'un üçüncü stratejisi orta sahayı gerektiğinde havadan da hızlı geçerek topu bir şekilde Colin Kazım'a indirmekti. Bununla, fizik gücü yüksek olan Kazım üzerinden oyunu kanatlara ve ileriye doğru açmayı amaçlamıştı Daum. Maç boyunca tam 32 kez topu Kazım'la buluşturmayı başardı Fenerbahçe. Kazım da bu 32 pasın 20'sini boş koridorlara aktararak (11'i sol koridora) önemli bir görev üstlendi galibiyette.

Daum'un aldığı rövanş

Topu doğrudan Kazım'a oynama hamlesiyle klasik oyun şablonunu biraz bozmuş oldu Daum. Oysa ki daha önce Lugano, Bilica – Baroni, Belözoğlu – Alexandro de Souza – Daniel Güiza çizgisi üzerinden oynuyordu Daum'un takımı. Galatasaray karşısında Alex'i kısmen by-pass yaparak doğrudan Güiza'nın yerine oynayan Colin Kazım'a topu indirince hem rakibini oldukça şaşırtmış oldu Fenerbahçe. Hem de kısmen boşa çıkan Alex'le Galatasaray defansının dengesini daha çok bozdu. (Gheorghe Hagi'nin başında olduğu Galatasaray, benzer organizasyonu Hakan Şükür'le gerçekleştirerek Daum'un Fenerbahçesi'ni 1-0 yenmişti 2004-2005 sezonunda. Daum sanki yıllar sonra bu oyunun rövanşını aldı Hakan Şükür'ün Galatasaray'da üstlendiği görevi Colin Kazım'a vererek.)


Elbette stratejileri haklı ya da haksız çıkaran futbolcular bu oyunda. Dün Daum inanılmaz şanslıydı bu konuda. Çünkü bu stratejileri hayata geçirmek için inanılmaz konsantre olmuş futbolcular vardı emrinde. Bu sayede kısmen rahat bir galibiyet aldı Fenerbahçe.

Rijkaard cephesi

Galatasaray cephesinde ise özel stratejiler değil sistem anlayışı ön plandaydı her zaman olduğu gibi. Ne ki sistemi hız anlamında işleten en önemli iki oyuncudan (Keita ve Baros) birinin (Baros) maçın hemen başında sakatlanması hücum gücünü oldukça azalttı Galatasaray'ın.

Ancak en temel sıkıntı, takım ruhunun sahaya çıkmamasıydı Galatasaray'da. Bu yüzden ne şablon işleyebildi takımda, ne de sistem çalıştı. Harry Kewell'un Arda Turan'ın yerine takıma girmesi bir parça çalıştırdı sistemi, ama o kadar. Aydın Yılmaz'ın maçın sonlarına doğru kaçırdığı golden sonra şöyle böyle çalışan sistem de stop etti ansızın.

Organize ahlâk bozukluğuna karşı fevri tepki gösteren Keita'nın gördüğü kırmızı karttan Aydın Yılmaz'ın maçın kırılma anı olabilecek topa vururken inançsızlığına… Ayhan Akman'ın topla oynama süresinin fazlalılığından (Galatasaray'ın topla oynadığı sürenin beşte birini tek başına üstlendi Akman) Leo Franco'nun alışık olmayan hatalarına kadar bütün olaylar ve göstergeler takım ruhunun ciddi manada bozulmuş olduğunu gösteriyor bize. Muhtemelen maç sonu açıklamasında her ne kadar tersini söylese de Rijkaard'ın inanılmaz kızgın olması da bu yüzden.

Evet yenik bir komutan Rijkaard. Daum ise muzaffer. Ama Rijkaard'ı en derinden inciten şey yenilmesi değil sanki. Ordusunun savaş korkusu yüzünden savaşmaması. Tıpkı bir Roma atasözünün dediği gibi: "Savaşın korkusu savaşın kendisinden daha kötüdür."


BİZE ULAŞIN